ailem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ailem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2016 Çarşamba

Nice Yıllara Küçük Adam :)

       2013 den bu yana değil yeni postlar yayınlamak eskisi gibi yeni postları ve hatta yeni kitapları bile okuyamaz oldum.Öğrenme sevdam devam ediyor elbette ama kendimi yeni öğretmenimden bir şeyler öğrenmeye adadım.Bu bilinçsizce verilmiş bir karar olsa da dersler çok ama çok öğretici olmaya devam ediyor.Dersimiz;elbette "analık"... Analık zor zanaat falan demeyeceğim,dünyadaki ilk ana olmadığım gibi sonuncu da değilim,bunun bilincindeyim...Her daim her ortamda bahsi geçen ,hepimizin diline pelesenk olan o zorlukları küçümsediğim sanılmasın aksine herkesin kendi dünyasında kendince zorluklar yaşadığını hep biliyordum artık anlayarak yaşıyorum.Varlığını kıymetli kılan da bu zorluklara rağmen insan hamuru yoğuruyor oluşu değil mi zaten anaların. Fıtrat gereği içinden geleni yaptığında bile analık edebilmiş oluyorsun.
        9 Kasım 2013 de hayatımıza dahil olan bu minik öğretmen,bu süre zarfında çok şey öğretti ve itiraf etmeliyim ki pek evirdi çevirdi beni.Dünyaya sadelikle bakmayı öğretti ve her şeyden önce "benim" diye bir şey olmadığını...Beni okuyanlarınız arasında birebir tanıyanlar da çoktur,ben dahası,fazlası,bidahası,bitanedahası gibi büyük büyük beklentileri olan biri olmadım hiç ve hayatta her şeyin bir sebebi olduğuna inandım.Kendimizle ilgili de değil,dünyadaki varlığımız sadece bir sabah yoldan geçen birine vereceğimiz bir selamın onun o gününü güzelleştirmesi için bile olabilir.Hepimizin bir görevi var kuşkusuz,kim bilir belki benim görevim de bu deli çocuğu gözetmektir,öyleyse ne mutlu bana...Çok şeyler okuyup,yazmayı planlamıştım bir evladım olacağını öğrendikten sonra,çok planlar belirdi zihnimde ne projeleri mıh gibi kazıdım aklıma.Şuralara gitmeliyiz,bunları yapmalıyız,şunu da öğretsem,bunu da anlatsam,sporla ilgilense,müziği de sevse ah bi de okumaya meraklı olsa...Elbet heveslerim baki ama üç yılın sonunda öğrendiğim hakikate gelecek olursak;o benim projem değil,sunum yada tezim değil,o bir birey ve ben sadece ondan sorumlu olacağım,gözeteceğim ve beklentilerim için ona değil,beklentiye girdiğimden kendime kızacağım.Bakalım yeni yaşında neler öğrenecek ve neler öğretecek bize küçük adam :)
        Kimden okuduğumu anımsayamıyor olmak üzücü ama bloglardan birinde okumuştum yıllar önce;tam kelimeleri ile olmasa da şöyle diyordu aynı benim gibi küçük bir çocuğu alan anne : her yaptığına sevinme durumununu abartıyoruz,anaokulunda ki güzel birkaç davranışını ve öğretmenin tebriğini o kadar abarttım ki,eve dönüş yolunda aklıma takıldı kendi kendime "yani neticede küçük bir çocuk ve ona uygun hareket ediyor,atomu parçalamış değil ya" bu postu sık sık anımsıyorum çünkü kuzguna yavrusu güzel görünürmüş misali bir agu dese "aaaaaa agu dediiiiiii" heyecanına kapılmamak elde değil.Evet kaşif değil ama kendi dünyasını keşfediyor bu çocuklar ve kendileri için ne büyük adımlar atmış oluyorlar,sadece anneler değil tüm sevenleri bu heyecana ortak oluyor.Mübalağa sanatının nitelikli sanatçıları olduğumuzu şartsız kabul etmek gerek.Sürekli çocuğundan bahseden anaları başka meziyeti yok sanmayın.Tamam belki en güzel meziyetimiz budur ama yaradanın bu kadar güzel bir şey nasip edeceğine biz de inanamıyorduk da o şoku üstümüzden atamadığımız için bir de dilimize vurmuş olabilir :) zaten bu analık hali biraz delilik,biraz şizofreni hatta ve hatta obsesif kompulsif bozukluk barındırıyor olabilir :) analar birliği adına söyleyebilirim ettiğimiz sürç-i lisanlar affolmalı...
        Bende de benden içeri bir ben olduğunu gösterdiğin için ve bildiklerimin sadece bilmekle kalmasının ne kadar anlamsız olduğunu,sabırlı olmanın aslında hiç de zor olmadığını,evhamın gereksiz bir duygu olduğunu,hayatta sevinecek yada üzülecek nice şey varken bu zamana dek sevinmeyi ve üzülmeyi yanlış yerlerde aradığımızı öğrettiğin için teşekkür ederim canım oğlum...Doğum günün kutlu olsun,dilerim ömrüne şifalı ve huzurlu günler yazılmış olsun

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Doğru zaman,doğru karar veeee "Dikkat Bebek Varrrr!" :))

   Bir karar veriyorsan eğer önce o içine sinmeli derim hep ben.Sahiden de öyle zaten aksi takdir de ya olmaz ya da hoş olmaz...Yıllar var ki bir mücadele verdim durdum durmadan kaş göz kırpıp "hani yok mu bişey" diyenlere,şakayla karışık laf sokmayı marifet sayanlara,yaptım oldu diye çocuğunu reklam yapanlara,arkamı döndüğüm gibi "yazııııkkkk,yok yok kesin olmuyor bunların çocuğu" diye manidar senaryolar yazanlara karşı... Önceleri bir iki denedim "bakın şu an kendimi hazır hissetmiyorum" dedim, "yapmak değil bakmak mühim" diye kısa ve net bilimsel ve psikolojik açıklamalara giriştim ama baktım ki bu lafı anlayanlar anlamayanlardan bi hayli az sayıda kalıyor ve baktım ki ısrarla bu konu ile mücadele edenler şaka gibi insancıklar bende dedim madem öyle uy sende bunlara başladım önce şakaya çok da kafam atarsa dalgaya almaya...Dediğine,diyeceğine bin pişman olanlar olduysa da basın açıklaması yapmadılar :)Ama aralarında pes edenler ve ağzını bıçak açmayanlar da olmadı değil :)Neyse gel zaman git zaman bende karar verme olayını abartmışım sahiden :)
   Ama yine imdadıma blog sevdası yetişti.Ne zaman ki bloglarda bebelerini,çocuklarını  yazanları okusam "ahhh canım", "ayyy kuzum" , "akıllı kuzucummm" demeye başladım blogger dostların da beni "aaaa daha ne kadar bekleyeceksin" diye sıkıştırmaları aynı döneme denk geldi.Can ciğer kuzu sarması arkadaşlara kızamamak bi yana aklı başında olduğuna ve kimsenin işine karışmayacağına emin olduğum insanlar karışınca akla daha yatkın geliyormuş meğer durup bi düşünmek...Ama bana asıl duygusal darbe H...den geldi.Bi akşam "ben artık bi bebeğimiz olsun istiyorum galiba,sen ne dersin" dediğimde "ben zaten kaç yıldır istiyorum,ama mühim olan senin istemen" demesiyle sevinsem mi üzülsem mi şaşırdım. Naifdir benim eşim sırf benle ilgili değil her zaman önce karşısındakini düşünür.Önce ona uysun önce onun istediği olsun ister bana gelince bu huyu çoğu zaman aşırıya da kaçar ama pes yani be adam şu durumda da fikir beyan edilmez mi :( Çevremdekiler sorardı bana "eşin istemiyor mu" "ikinizde mi istyemiyorsunuz" falan diye bana garip gelirdi bu sorular biz oturup da sürekli evet olsun yada olmasın diye konuşmazdık ki...Üçüncü olayı ise hiç olmayacak yerde yaşadım.Rutin doktor kontrolünde,yeni bir doktoru tercih ettim ve benimle ilgili kayıt tutarken kaç yıllık evlisiniz deyince dokuz dedim gülümseyerek...Doktor dahi kaç çocuğunuz var deyince ( hoppala dedim içimden e be doktor sen de mi :) )  yok dedim ve muayene sonrasında gayet sevinçli çocuğunuz olması için bi sorun görünmüyor dedi bende gayet sakin biliyorum,bi sorun olması mı gerekiyordu ki diyerek yani sizde bu kanıdaysanız ben artık dışarda kimseye mana bulmayacağım dedim gülerek...
    Neyse gelelim asıl konumuza evet kesinlikle bi karar veriyorsanız ne ile ilgili olursa olsun önce içinize sinmeli...Evet biz beklenenden,umulandan kabul edilmiş(kime göre,neye göre bilemedim) standartlardan daha fazla beklemiş olabiliriz ama hiç pişman olmadım,olmadık.Öyle güzel geçti ki yıllarımız hatta her zaman demişimdir "istediğin zamanda olmayacak,uğraşıp duracak,doktor doktor gezeceksin" diye felaket tellallığı yapanlara;diyelim ki olmadı ne çıkar üzülür müyüm üzülürüm tabi ama arkadaş bu adamla bu yıllar nasıl keyifli,huzurlu geçtiyse bundan sonrası da elbet geçer.neyse nasibimiz göreceğiz derdim.Neyse felaket tellallarının umduğu gibi olmadı zaten rutin kontrollerime devam ettiğim için biyolojik bir sıkıntı ummuyordum ama hep diyoruz ya işte nasipten ötesi yok diye.Rabbim de bizim için doğru zaman olduğuna onay vermiş olacak ki çok beklemeden müjdemize kavuştuk :) Evet evet biz de BEBEKLENDİK :)

Ve tam da umduğum gibi psikolojik olarak da çok rahatım,çok hazırım.Tüm gelişmelere karşı sakinim,rahatım.Evhamlarım yok,paniklemiyorum.Ve o "hazır olmak da neymiş" , "kendini hazır hissetmek ne için ki" diye yorum yapanlara inat iyi ki,iyi ki diyorum...
    Artık biçok blogger dostuma sadece "ayy ne sevimli" , "neee tatllııııı" diye değilde tecrübeye dair yorumlar yazabileceğim bende :P
    Haberi aldığımız da çok deli çok çılgın tepkiler veririz sanıyordum ama gayet sukunetle karşıladık ikimizde...Yıllardır herkes bana takılırken bende anneme takılıyordum gör sen aşermeleri,bak sana neler edeceğim diye ama o da olmadı :) Çok hassasdır benim bünyem,bir rüzgar esse anında soğuk algınlığı enfeksiyonu oluşuverir,laf aramızda canım da çok tatlıdır :) Hala zaman zaman beceriksizliğim tutar da elimi yakar yada kesersem yemek yaparken ufff oldu modunda takılırım,canım orda toplanmış sanırım :) O yüzden korkuyordum bu hassas bünye bu ağır sorumluluğu nasıl taşır diye ama Allah dağına göre kar yağdırırmış ya hani yada insana bu mucizenin sabrını da verirmiş derler ya hakikatmiş.Elbette var sıkıntılarım,bulantılarım v.s. ama bir insan yeşeriyor içimde 1,5 cm ken dahi kalbi atan,4-5 cm ken bile elikolu beliren bir mucize...Yani az çok sıkıntılarını normal karşılıyor,evhama kapılmıyorum.Çok nazlı olmayı da uygun bulmuyorum aslında,bi ben değilim ya,bu mucizeyi taşıyan her kadında başlı başına bi mucize...Bu güzelliğe kavuşan herkes biraz sıkıntısını çekmiş elbet hele ki aynı anda dermanlı dermansız bir çok dertle başa çıkmaya çalışan anneler de var biliyorum.Onlar hem hastalıklarla boğuşup hem de bu sorumluluğu alırken bana sağlıklı halime şükretmekten başka ne düşer...Dediğim gibi tahminlerim gibi olmadı şimdiye kadar ki süreç,ancak yaşayanlar bilirmiş ancak yaşarken anlam verilebilirmiş şu hallere...Ve asıl yaşarken güzelmiş umutları beslemek...Gerçekten şimdiden evin neşesi haline geliyor ister istemez geleceğe dönük hayaller kurarken buluyorum kendimizi:) 

    Herkesin umutlarını besleyebilmesini ve hayallerini süslemesini istiyorum canı gönülden.
    İşte tam da bu yüzden dilime pelesenk ettiğim iki duam var...Rabbim dileyen herkese hayırla ve hayırlısıyla bu güzelliği nasip etsin ve umarım benim ve tüm anne adaylarınında hayırla ve hayırlısıyla,sağlıkla bu yolculuğu tamamlamasını nasip etsin...
   Müjdeyi sizlerle biraz geç de olsa :) tüm samimi hislerimle paylaşmış oldum :P  İlerleyen günlerde bu sürecin getirdiklerini de keyifle paylaşmayı umuyorum...

27 Mayıs 2013 Pazartesi

kayıpların hayatımıza ekledikleri...

Babamızın kıymetli bir dostunu yitirdik :(
bu yıl ne çok giden var...garip olansa değerli olanlar ve insanlara,insanlığa değer verenler yitip gider oldu.sanki Rabbim onlar gidince kalanlarla ne yapıyorsunuz bi bakın der gibi...
vakit iyi olana vaktinde kıymet verme vakti...vakit hala vaktimiz varken geride kalanlara önemli olduklarını hissettirme vakti...

her kayıp gibi bu kayıp da...hayata dair hayıflanmalarıma yenilerini eklerken ve hayata anlam katma isteğimi körüklerken...bir yandan da hiç tutmuyoruz sansak da hepimizin karaladığı bakkal defteri misali gönlümüzün hesap defterini de yırtıp attırdı yine bana.çünkü hayat sandığımızdan da kısa...çünkü hepimizin hata yapma hakları saklı yeter ki tekrarı olmasın :(

belki de "yarın ararım","haftasonu uğrarım","o tarafa geçersem kapısını tıklatırım" için geç kalmış olabilirsiniz...
dahası söylenecekleri söylememiş,sormak istediklerinizi sormamış,daha çok vaktiniz var sandığınızdan tüm konuşulacakları konuşmamışsınızdır muhakkak...her zaman olacaktır,her zaman keşke şunu da konuşmuş olsaydık demek için gerekçelerimiz vardır ama ne kadarını tüketsek pişmanlıkların,ne kadarını tez vakitte eritsek o kadarı kardır...
yeni bir sinema planı yaparsınız arkadaşlarınızla ama o an yıllar önce yanına kıvrılıp film izledikleriniz sizi beklemektedir...
ya da hafta sonu sahil kıyısında kahvaltı mı edeceksiniz dostlarınızla,afiyet olsun ama akşam telefonda yoğunluktan uğrayamadığınızı söyleyeceğiniz bir bekleyeniniz yoktur umarım...
çok sevdiği lokumlardan götürecektiniz o tontona ama avmleri gezmek daha cazip geldi değil mi?olamaz mı olabilir,olsun olsun,ilerde lokum getirenleriniz çok olsun :(
elbette hakettiniz tatili ve elbette seneye nasıl olsa gidersiniz memleketteki büyükleri ziyarete ve elbette orada sizi bekleyecek tüm görmek istedikleriniz siz gidene kadar...

hadi vakit kaybetmeyelim artık...
bir gönlü gülümsetirseniz , gönlünüz gülümser...




16 Ekim 2012 Salı

SIR TUTABİLİR MİSİNİZ :)

    Merhaba Canlar
    Çok hareketli bir haftasonunun ardından ancak kısmet oluyor yazmak :( ve parmaklarımdan bu kelimeler dökülürken ayaklarım isyanlarda diyor ki sen ne bilirsin biz ödedik bedelini :)
Size bir sır vereceğim ve bunu hep birlikte unutacağız...evet oldum nihayetinde bende 30 oldum...ve daha öncede size bahsettiğim gibi bende erken başlamış bir yaş 30 sendromu vardı ama sanırım erken kalkan yol alır misali,erken kurtulmuş oldum etkisinden :) henüz 4 gün aldım yeni yaşımdan ama sevdim anlaşacağız gibi...tabi ki bunda harika geçen bir haftasonununda etkisi var :) ama iyi anlaşıyor olmamız ele güne karşı birlikte poz verebileceğimiz anlamına gelmiyor.olur da bizi yakalamak isteyenler olursa biz sadece arkadaşız,hem de uzaktan :)ve herşeyde istikrar iyidir diye düşünerek önümüzdeki onbeş yıl boyunca 29 yaşta kalmak gibi bir karar aldım.ve bu yoruma açık bir karar değildir :))
Bol kutlamalı bir yeni yaş oldu.Gece yarısı gün dönümü itibari ile başladı smsler ve aramalar :) sabahın erken saatlerinde duyduğum dost sesleri ise günümün güzel geçmesinin sebebi idi hakikaten ve sosyal paylaşım siteleri,meşhur facebook:) ben facebook hatırlatması ile yapılan kutlamaları banal bulanlara katılmıyorum çünkü işin özü iletişim ve günlerce iletişim kurmamış insanların dahi bir kelam etmesine sebebiyet veriyorsa ne mutlu.Öyle bi cendereki artık hayatımız,bazen yemek saatlerini bile unutuyor ve şaşırıyor insanlar işin derdine düşünce(evet hayatım senden bahsediyorum:) )...herkesin hayat kavgası kendine göre müthiş yoğun...ve bir diğerinin yoğunluğu ile kendi yoğunluğunu kıyaslamak gereksiz çünkü Rabbim sahiden dağına göre kar yağdırıyor...ve bu yoğunlukda birinin özel bir gününü hatırlamak O nu özel kılar ama herkes için özel olmayı beklemek anlamsız zaten.hatırlatma sayesinde de olsa iyi dileklerin paylaşıldığı bir mesaj veya bir not insana kendini iyi hissettirmiyor diyen yalancının alasıdır :)neyse face demişken günün gelişmelerini ordan aktarayım size çünkü durum güncellemelerimiz bazen anlık hislerimizi öyle güzel aktarıyor ki :D

*iş arkadaşlarım çaktırmadılar ama geleneği bozmadılar.çok güzel bir pasta eşliğinde kutlandım :) ne mutlu bana :) seviyorum sizi :) işi sevmiyorum bazen,stresden sıkılıyorum,panikden bunalıyorum,telefon sesi çıldırtıyor beni ama sizi sizi sizi seviyorum...iyi ki varsınız...

*babamın sessizliğine bi anlam veremiyordum.ve itiraf edeyim kızmaya başlamıştım içten içe nasıl unutur diye :( bi yandan da ben yaşlandıkça kendide yaşlanıyor diye mi üzülüyor da ses etmiyor acaba diyordum :) ama çok güzel bir çiçek geldi ve zihnimdeki anlamsız konuşma balonlarını siliverdi :)meğer canım sürprize bağlamış olayı :) çiçeğimi de sevdim O nuda seviyorum...

*Hikmet Sultan bugün bu kadar keyifliyim ama belli ki yıllar yıllar önce (kaç yıl olduğunu söylemeye luzum yok :) ) seni biraz rahatsız etmiş olabilirim kusurumabakma :) ama yıllar,yıllaaaarrrrr senle pek bi hoş geçti iyi ki varsın kadim dostum...en eski yoldaşım...hayat senle güzel be annecim...çok çok öperim...

*bak sizi demezsem taş olurum Bahar , Yağmur ve tabi ki Damla m ...her ne kadar gelip keyfimi kaçırmış olsanız  ve sayenizde pabuçlarım damdan hiç inmemiş olsa da hayat sizinle de güzeldi :P bundan sonraki yıllarda yaşımı saklayacağınıza söz verirseniz sizi sevmeye devam edeceğime söz veririm bende :)

     ve bol kutlamalı günün ardından annemin şüpheye açık ama net konuşması ile onlarla ancak hafta sonu kutlayabileceğimizi anladım:( gelelim beklentinin en yüksek olduğu insana...vallahi sadece ben değil herkese öyle bir intiba vermiş olacak ki :)iş arkadaşlarım,arayan dostlarım hatta onunla işbirliği içindeki annem bile "şimdi kimbilir neler yapmıştır" "bakalım ne yaptı" ve benzeri cümleler kurdu ve sanırım çabasıyla beklentilerin üstüne çıkmış oldu :) sevgili eşim;hergün Onunla güzelken,Onunla daha anlamlıyken doğum günü olmaz mı?işten çıkmama yakın aradı,dışarıda işi olduğunu şirkete dönmesine gerek kalmadığını söyleyerek,buluşup eve birlikte gitmeyi teklif etti.başka zaman için harika olan bu teklifi geri çevirmek zorunda kaldım çünkü elimde çiçek ve paketler olacaktı.o zaman yetişirim sana evin orada buluşuruz dedi.itiraf etmek gerekirse madem annemler de gelmeyecekse ( ki birkaç gün önceden bana name yapmıştı konuşursan cuma akşamına denk getirmesinler gelişlerini diye bende de hemen tilki fikirler dolanmaya başladı "aaa acaba ne sürprizi olacak" diye her hatun gibi... ) niçin evin orada buluşuyoruz diye tongaya düşmedim değil :)evet biraz daha itiraf göz çıkarmayacaksa anlaşılan bi olayımız yok diye düşündüm :(

    eve yaklaştığımda aradı ve bende eve yaklaştım kapıda buluşuruz dedi.eve gittiğimde kapıdaydı(düşündükçe gülüyorum)merdivenlerde alt dairenin anahtarı var mı yanında diye sordu.var dedim bi bakalım dedi,neye bakacağız ki dedim ama hani şu birkaç saniyede dünyaları düşündüğünüz anlar vardır ya öyle oldu ve dışardan geliyorum diyen eşimin ayağında unuttuğu terlikleri de farkedince iyi bir planla karşı karşıya olduğumu anladım :) ardında ne olduğunu merak ederek anahtarı çevirdim ve kapının ardında şahane bir pasta ve şahane kahkahalar beni bekliyordu.annem ve kardeşlerim eşimle plan yapmışlar ve gelip en sevdiğim yemeklerle bir doğum günü yemeği hazırlamışlardı :)) onlar olmadan buruk olacağımı bile bile büyütmüyor gibi davranmıştım telefonda gelemeyişlerine karşı ama yaş kaç olursa olsun o evin bir kuzusu olmak hissi herşeye karşı güçlü olmayı sağlayan en önemli etken...sizi çok seviyorum hem de çok...



Eşim paketlerini yukarı çıkar biz masaya geçene kadar gel deyince muzurca gülümsedim,herhalde yukarda hediye paketim var diye düşünerek normalde kesinlikle itiraz edecek olan ben.kuzu gibi çıkayım tabi,paketleri götüreyim tabi diyerek eve çıktım ki ne göreyim.yerlerde çiçekler (o an sadece koridor yolunu farketmiştim :) ) ve beraberlerinde hızla yazılmak zorunda kaldığı belli notlar :)çiçekleri ve notları toplayarak ve kahkaha atarak ilerledim.ve son kez eğilip koridordaki son çiçeği aldığımı düşünüp kalkarken kapı kolundaki çiçeği farkettim ve diğer kapı kolundaki,ve diğerlerindeki ve kapıyı araladığımda odadakileri ve diğer odalardakileri... uzun zamandır bu ayarda bu kadar gülmemiş olmalıyım:)hele son çiçekler ve notlara geldiğimizde sevgi notları şu hali almaya başladı..."geç kaldım,yetişemedim" "lütfen biraz geç gel" "kim çaldırıyor telefonu" bu da ayrı bir espri katmıştı duruma :) neyse notları ve çiçekleri bir araya toparladım.keşke toplamadan önce resmini çekmeyi akıl etseydim :( güzel bir hatıra olurdu:(



süreyi iyi hesaplamış olacak ki hediyesi ile birlikte geliverdi günün kahramanı.ve bir kahakaha da "aaaa bunlar duruyor" diyerek gülümsediğinde atıverdim :)



yani avizeler ve kitaplıklarda olacağını hiç hesaba katmamıştım :)

   Sonra assolistler,güller çıkıverdi birden...Eşim evlilik yıldönümümüzde her seneye uygun adette gül alır ve ona uygun bir methiye ile beraber verir:)bu kezde üç gül beraberinde anlamını ifade eden notu ile geldi :)




İşyerinde yoğun olduğumu bilen birçok arkadaşım ve akrabalarımda aramalarını akşama saklamıştı.hatta pastayı kesme çabalarımız birçok kez telefonlarla bölündü :) ve ben hatırlanmaktan ve o değeri bulmaktan çok memnun oldum.beni bilen bilir...ben herşeyden önce insanı severim,iletişimi severim ve değer vermekten hiç yüksünmem.hayatta en güzel şey bi insanı gülümsetebilmektir ve böyle bir çaba edinmişliğim vardır ama aynı ilgi ve alakayı görebilmekten doğru insanların arasında olduğum anlamı çıkıyorsa ne mutlu bana :)

kutlamalar hafta sonu boyunca devam etti :) ama yazı bu kadar uzayınca ayrı bir post u hakeden etkinliğimiz ve okul arkadaşlarımla yaptığımız kahvaltıyı yazmak sonraya kaldı.laf aramızda birkaç kez daha kutlama ihtimalim var sanırsam:))

benim yeni yaş dileğimde geleneksel;keyfimiz,huzurumuz daim olsun...elbette en önemlisi sağlık ve bereket de hanemizin başköşesinde bulunsun...

yeni yaşlar,yeni yıllar, programlı veya programsız yeni kararları da beraberinde getirir ama bu kararlardan ziyade bana umut ve yaşam enerjisini beraberinde getirdi.kan değerlerimin düşük çıkışı ile bağlantısı olduğunu sandığım bir süredir devam eden halsizlik halindende biraz kendi kendimi motive ederek kurtulma yoluna gideceğim.ilaç tedavisinin yanında bununda geçerliliğini çok iyi bilsemde bir süredir boşvermiş olduğumun farkındayım...Halsizlik ve bitkinlik elbette keyif vermiyor ama bi süre sonra alışılmış bi hale dönüştüğü kesin :( "hayatta herşey bizim için" ve o yüzden yeni bir yaştan hep güzel şeyler beklemek adil olmasada hasta ve sıkıntıda insanlar için dua ekleyerek yeni yaşımdan "hayırlar"  umduğumu belirteyim eski yaş gider ayak bana hayırlı dostlar kazandırdı hayatımdaki hayırlı insanlar ve hayırlı haberlerin artmasını diliyorum...
ve hayatıma dahil olmuş tüm güzel insanlara hayat sizinle güzel diyorum...iyi ki varsınız...

bu arada bu postun kendi kendini imha durumu söz konusu değildir:)açığa çıkması istenmeyen malum konuda sır tutmanız gerekmektedir :))30 tatlıdır ama 29 bal dır :P

sevgilerimle...


1 Eylül 2012 Cumartesi

30 da neymiş,hayattan keyif almaya devam edersen eğer...ama önce sen istemelisin...

     Merhaba dostlar,
    Özlemişim sizlere yazmayı ama babaannemin ayağı kırıldı,babam rahatsızlandı,araya ramazan ayı girdi,bayram  telaşı,fırsattan istifade bayram tatili derken aylar olmuş yazmayalı...Ama neyse ki birçoğunuzun hasretini çekmez oldum.Telefon konuşmaları,sms ler,mail ler,sanal alem sohbetleri derken yine hep bir aradaydık...
Hep yineliyorum ve yinelemekten bıkmak bir yana keyif alıyorum.Yazma hevesi ile katıldığım blog alemi bana öyle güzel dostlar kazandırdı ki eğer büyümek diye birşey varsa birlikte büyüyor birlikte tecrübe ediyoruz hayatı.Kimi zaman kırgınlıklar da yaşıyor ama esasen güzellikleri paylaşıyoruz.Çünkü sanal aleme yakışmayacak kadar gerçeğiz artık:)Seviyorum sizi canlar :)
Bu arada evini taşıyanlarınız,göç edenleriniz,yeni bebek sahibi olanlarınız,acı olaylar atlatanlarınız oldu.Yazmaya vakit ayıramadıysam da sizi takip etmeye,acı tatlı her duygunuzu paylaşmaya devam ettim.
Tam burada Haydar Ergülen in bir şiirini anımsadım 
" ...
Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız,
Göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır
...             "

    Mesafelerin ne önemi kalır ki gönüller birbirini yakın gibi gördükçe...Babamın rahatsızlığında gün hatta saat sektirmeden arayan dostlarım oldu.Umudunuz yorgun bir kuş gibi çırpınırken bir dost eli gelip kuşa yön veriyor ve siz yalnız olmamanın güzelliğini bir kahvenin telvesine közde eklenen lezzet misali derinden  hissediyorsunuz.
   Her gün biraz daha yaş almak ve her gün biraz daha büyümek hakikaten aynı şey değilmiş.Yaşadığımız küçük büyük herşey bir yön veriyor hayatımıza...Olgunlaşmak değil de büyümek diyorum ben buna ve artık korkmuyorum ne büyümekten ne de yeni ufuklara açılmaktan...



      Yaş otuz oldu olacak...Otuza yaklaştığım son birkaç yılda;yeni bir uğraş bulma fikrine kapılırsam ya da bazı fırsatlar çıkarsa önüme;niye bilmiyorum ama birden "bizden geçti" , "bu saatten sonra mııııı" , "ne işe,ne işime yarar kiiii" gibi anlamsız olduğunu henüz kavradığım fikirlere kapılırdım.Yirmili yaşlara adım atarken ne kadar şıpsevdi isem hobiler konusunda ve ne kadar sever isem daldan dala atlamayı ve ne kadar güvenirsem aynı anda bir koltukta onlarca karpuz taşıyabileceğime...Yirmilerin ortalarında bir o kadar boşverir oldum hayata lezzet katan tüm uğraşlara,hele ki yeni birşeylerle uğraşma fikri çok uzak kalmaya başladı bana.Bu garip tutumum eminim ki birden çok yoğunlaşan iş hayatı ve çalışma saatlerinin sosyal hayatı kısıtlamasından kaynaklandı.Neyse ki merakım baki kalmıştı ve akıllı telefonların devreye girmesiyle ben artık bir google amca sever olmuştum:)) Yıllarca kitaplığın en üst rafındaki ağırca ansiklopedilerden bile araştırma yapmaya üşenmeyen ben elbette parmaklarımı oynatarak avucumun içine düşen dünyayı;daha çok öğrenmek,daha çok anlamak ve merakımı bastırabilmek için,doğru,yanlış kaynak ayrımını yaptım ve her duyduğumu her gördüğümü pervasızca araştırdım.Bu araştırma merakım ve tüm miskin zamanlarımda dahi okumaktan vazgeçmeyişim kendimi tüketmeme engel oldu galiba.ne mutlu bana...Neyse yine nerden nereye geldi laf :))
      Diyordum ki;aştım bu saçma sendrom mu kompleks mi her neyse işte onu...Anladım ki Allah ömür verdikçe daha yapacak çok şey,yaşanacak çok gün,tanınacak çok insan ve elbette öğrenecek çooooook şey var.Dostlarımla yaş kıyasım olmadı hiç.her daim her yaştan dostum olmasının keyfini yaşadım ama yaşı benden büyüklerle sohbet etmektense hep ayrı bir keyif aldım.Ve anladım ki birileri büyümekten korkmayacaksa bunlardan biri asıl ben olmalıyım :)Çünkü bu korku hayatı hızlı yaşamak isterken tam tersi yavaşlatmanızı sağlıyormuş meğer.Mesela ben senede en az 150 gün düzenli yürüyüşe başlamaya karar veririm ve hergün düzenli kahvaltı etmeye ve yapabildiklerimi yetersiz bulup daha da sağlıklı beslenmeye ve yeni bir dil öğrenmeye ve stk lara vakit ayırmaya v.s.,v.s., v.s.... hem de yıllardırrrr ama bu boşvermişlik hissi hepsinin önüne geçiyor ve siz tam bir miskine dönüşüyorsunuz ve onu mu yapsam bunu mu yapsam şunu mu yapsam derken hiçbirini yapmadan günleri tükettiğinizi farkediyorsunuz.Tükenen her günün eksilen bir takvim yaprağından fazlası olduğu muhakkak...o yüzden takvim yapraklarından giden gitti kalanlar bizimdir :))))




     Baktım olduğum yerden geriye dönmenin imkanı yok ne kadar dert edersem edeyim,bende erken kapıldığım şu sendrom halinden çıkayım bari dedim.Yeniden fotoğraf makinemi yanımda taşımaya başlayayım,yeniden hayaller kurayım (hatta olmayacağını sandıklarım için bile Türk filmi senaryoları yazayım kendimce:) ) , kimse sevmezse sevmesin ben yine mektuplar yazayım,kartlar atayım,başkalarının hayatına anlam katmaya çalışırken kendi hayatımı anlamlandırayım.Yeni insanlar tanımaktan korkmayayım yine ve onlarla hayatın bambaşka yüzlerini paylaşmaktan...
    Birlikte yaşamaya,birlikte öğrenmeye ve hayatı paylaşmaya tam gaz devam...
    Hayat çok güzel,yaşamayı bilirsen eğer...Hayaller herşeyimiz ama mucizelere hiç gerek yok.Çünkü her hayatın kendi içinde öyle çok güzelliği var ki...Rabbim dermansız dert vermesin,her sıkıntı aşılır ve her gecenin bir sabahı elbet ki vardır...

not:30 yaş la ilgili bir resim bulmak isterken internette,yine bir blogger arkadaşın sayfasında gördüm ve oradan kullandım.teşekkür ederim Turta Tadında :)takvim resmini ise bilgisayarıma daha önce yüklemişim ama sanırım onu da netten bulmuş olmalıyım :(

7 Haziran 2012 Perşembe

Biz Nasıl Hatırlanacağız ? (Peki ya ben nasıl hatırlıyorum ??? )

    Aslında çok sevmem kopyala yapıştır düzenindeki paylaşımları,içimden geçeni yazmanın beni rahatlattığını da bilir o bencilliğe kapılırım ama bazen o kadar içime işleyen yazılar oluyor ki...Paylaşmadan geçemiyorum...Seveceğinizi umuyorum;yazılarını,dahası hissettiklerini hissetmeyi sevdiğim güzel bir kadın dan Ayşenur Yazıcı dan alıntıdır...daha doğrusu Muazzezin Sırları ndan... :)


Biz nasıl hatırlanacağız büyük anne?

                                 HATIRLANMA ŞEKLİNİZ…





"Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?" sözleri hasta odasında yoğun sessizlik yaşanmasına neden olmuştu. Geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı ilkokula yeni başlamış torunu ve kızı ziyarete gelmişti. Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta sorun yaratmış, kısa süreli ziyaret için izin koparmışlardı.
Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu.
Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak
"Şimdi değil, iyileşip eve döneceğim, merak etme. Hemen ölmeyeceğim.
Ama er veya geç hepimiz öleceğiz" dedi.
Torun yanıttan pek tatmin olmuş gibi değildi.
- Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz.
Dedemi çok özledim ben.
-Merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar ama hepten yok olmazlar.
Torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü.
Sonra "Peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu. Anneanne önce bana, sonra kızına baktı.
Torununun saçını okşayarak;
-Bir şekilde aramızda oluyorlar, ölenler. Kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemin orada yanımda olduğunu bilirim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım.
Nerede bir rüzgâr saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, sevinirim.
-Peki, sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne?
-Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.
Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız, torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.
-Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.
-Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?
-Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. İlk çocuğunu çabuk büyütmeye çabaladı. Kendince başardı da. Ama hepimizden uzak soğuk, ağır biri oldu çıktı, büyük torunum. Şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti.
-Neden böyle oldu?
-Ne yazık ki, kızım da diğerleri gibi zamane annelerinden oldu. Çocuğunu en iyi şartlarda, en iyi okullarda en iyi eğitim ile yetiştireceğim diye tutturdu. Çocuğun almadığı ders kalmadı neredeyse. Bale, piyano, tenis, yüzme dersleri yetmedi kolejlerde okuttu. Onunla birlikte ders çalışıp sınavlara birlikte girdi sanki. Şimdi adı sanı duyulmuş kolejlerden birinde okuyor. Ama hepimizden uzaklaştı. Derslerinden başka oyun bilmeyen soğuk ağır biri oldu.
Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu.
Yastıklarını düzelttim.
-Zamane anneleri böyle oluyor, işte. Çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. Hâlbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Hele bir sarma sarsınlar da göreyim ben onları. Bu kez de "o kadar emek verdim, kimseye yedirtmem" diye tutturur bunlar.  Sanki analarından böyle gördüler.
Hayat kolaylaşıp hızlandıkça her şeyin aynı kolaylıkla yapılacağını sanıyor bu zamane anneleri. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. Onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.
-Yani?
-Çocuk bu, yetiştiği ortamdaki insanlara anne babasına benzeyecek elbet.
Çocuk onlara benzemeye başladıkça anneler kendi beğenmediği yönlerini çocuklarında görüp kızıyor, nerede hata yaptıklarını bulmaya çabalıyorlar.
İkinci çocukta ise o ilk heves kalmıyor da öyle kurtarıyor onlar kendilerini.
Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha özgür olgunlaşıp aileye daha çok benzediğini anlattı.
Birkaç gün sonra hastamızın başucunda suluboya bir resim vardı. Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı, resimde. Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;
-Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey. Resimdeki kız kendisiymiş. Karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.
Gözleri dolmuştu. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. "Torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş. Daha ne olsun?" dedi.
Öğle arasında bahçeye çıktım. Yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
Hatırlanma şeklinizi, karşınızdakiler değil, sizin yaşamda bıraktığınız izler belirleyecek... 

yazının orjinali için : Ayşenur Yazıcı nın sitesine  buradan  ulaşabilirsiniz

not : bu yazıyı bana hatırlatan anneme ve teyzeme de ayrıca teşekkür ederim...


    Bu yazıyla birlikte duygu ve düşüncelerinize yoğunlaşıp,kimleri nasıl hatırladığınızı paylaşmanızı rica edeceğim sizden...Eskiden beri diyalogda olduğum arkadaşlar bilirler,Ertuğrul dedemin kaybını sukunetle ama yüreğimde kapatamadığım koca bir boşlukla yaşadığımı burada anlatmıştım.Hayatın içinde başka birinin anlamlandıramadığı kadar basit şeyler öyle derin izler bırakıyor ki insanda...Gidişiyle;yok yok aslında hastalığı ilerleyip paylaşımlarımızın azalması gerektiğinde anladım ki...Çok vakit geçiriyormuşuz birlikte ama aslında çok şey paylaşamıyormuşuz.Galiba bunun asıl sebebi hep yanımızda olacağını sanmamızmış.Artık iyice konuşma güçlüğü çekmeye başladığı zamanlarda birgün onunla tek başıma ilgilenmem gerekti.O gün eskileri,çoook eskileri konuştuk ve daha önce onunla hiç bunları konuşmadığımı farkettim.Annem,teyzemler,anneannem kendi yaşadıklarını yada kendilerinden önce ailede yaşananları anlatırdı bildikleri kadarı ile ama tarihe ve yaşanmışlığa bu kadar düşkün olan ben dahi ne ondan teyid almış ne de dahası bir zenginliğe sahip olduğunu anlayamamıştım daha önce.O gün onu bilerek ve isteyerek yordum,imkanım olsa daha da yorardım.Bugün harfi harfine anımsadığım o sohbetin verdiği yorgunluğa rağmen onu nasıl mutlu ettiğini gördüm.ve sanırım ben onu en çok o günkü mutluluğu ile anımsayacağım çünkü maalesef hastalık hiç yakışmadığı için ve eminim o da kendine yakıştıramadığı için sahte gülücükleri haricinde doyurucu bir tebessümü olmamıştı gidişine yakın...Kişisel zenginliği fazlaydı,herşeyden ve herkesden konuşulabilirdi onunla ama kendini anlatmayı sona saklamış galiba :( Yaşadığımız ilçe de bir şehir efsanesi gibiydi.İlk onun yaptığı işler,ilk onun gittiği yerler ve ilk onun aldığı makineler ve arabaların,yardımseverliğinin konuşulması bir yana...Hakikaten sevilirdi.Ne zaman ihtiyar bir delikanlı görsem,çok sevdiği yemekleri yapmak için mutfağa girsem hep aklımda.Ama diyorum ya en çok o konuşmadaki çocuksu ve tebessüm kaplı yüzü hatırımda kalacak...
    Babamın babası Halil dedemi kaybettiğimde çok küçüktüm ama ölmeden birkaç gün önce kardeşimle beni manava götürmüş ve buraya size kiraz almaya geldik demişti.İşte onuda en çok o haliyle anımsarım:)) Birde çok heybetli olmasına rağmen çok merhametli ve eli açık bir adamdı.Yaşımın küçüklüğü dahi bunu hatırlamama engel olamıyor.Hala da ardından öyle konuşulur.Çok sevdiği kedilerinin ona düşkünlüğünü de iyi hatırlıyorum bu da onunla ilgili fikir edinmeye yetiyor bence.
   Annemin dedesi Mehmet dedeyi tanıdım ama fazla vakit geçiremedik.Ailedeki gereksiz ama büyütülmüş bir kırgınlık yüzünden kopukluk yaşanmıştı.Evine ilk gittiğimde ortaokula gidiyordum.Evinin temizliği dahil bütün ihtiyacını kendi gördüğü söylenen bu adamın dantel örtüler dahil tertipli ve düzenli evini gördüğümde çok şaşırmıştım.Sonraki sohbetlerimizde büyük anneannenin düzenini devam ettirmeye özellikle çaba sarfettiğini öğrendim.Şaşkın yüzüm onu gülümsetmişti ve anneannenin çeyiziyle dolu çekmeceleri gösterdi bana.Onlarda özel çekmece örtüleri ile sarılmış pırıl pırıl ve mis gibiydi.Onların aşkına şahit olmayı o gün arzu ettiğim kadar bugün de ediyorum.
    Büyük amcamla ilgili çok fazla şey anımsayamıyorum ama gülen yüzü hep hatırımdadır.Ondan bahsedilince hemen gülüşünü anımsarım Mehmet Amcamın.Ve beni en çok sarsan kayıplardan biri Hamdi Amcam...Konuşmayı çok seven,son kuruşuna kadar ailedeki çocuklar için harcamaktan çekinmeyen amcamın bu samimi hallerini bugün daha iyi anlıyorum.Çok sevmesine rağmen yolunda gitmeyen bir evliliğin ardından tekrar evlenmemiş ve yalnız yaşamış bu adamın yalnızlığını büyük küçük ayırt etmeden tüm aileyi sık sık arayıp sohbet edişiyle küllendirdiğini sanıyorum.Hele annem çamaşırları ile ilgilenip o geldiğinde sevdiği yemekleri yaptığında minnetle davranışı annemin içini çok burkardı.İnsanların kendi seçimi olsa dahi yalnızlık her zaman acı veriyor bence.Kimseye yük olmamaya gayret eden Hamdi Amcamın gidişide bir gece ansızın  bi başınayken oluverdi.O da sevecen ve ilgili haliyle hatırlanacak ve benim tarafımdan diğer kuşaklara anlatılacak diğer kayıplarımız gibi...Allah hepsine rahmet eylesin...
   Sizlerin de kayıplarınız için sabır dilerim.tüm gidenlerinize Allah rahmet eylesin...

sevgilerimle

4 Haziran 2012 Pazartesi

Yoksa Pazartesi Sendromu mu ???

                    

    Hani olur ya bazen...Biliyorum hepiniz aynı dertten muzdarip oluyorsunuz zaman zaman.Ne yani olmuyor musunuz...Hadi ama,itiraf edelim birlikte.Elbette ki genellemeleri ne kadar sevmiyorsak (al işte bi tane daha :) ) genele uymayı bir o kadar seviyoruz.Hani p.tesiden keyif almayan bir ben olsam durum daha vahimde sanki başkalarıyla birlikte yaşamak bu durumu,keyifsizliği azaltıyor mu ne?Galiba hepimiz azıcık şizofreniz...Neyse bu konulara girmeyelim.Bu kadar itiraf bana bile fazla :)
     "Hani olur ya bazen" den başlarsak tekrar...Bazen anlamsız bir kasvet kaplarya insanı,hani mutsuz olmaktan, mutlu olunan sadist anlar vardır.Biri sıkılıyorum dese "bendeeeeeeee",biri hastayım dese "bendeeeeeee",biri yorgunum dese "bendeeeeeee" diye dahil olmak anlamsızlığı gibi...O an sana benzeyen birini bulmaktan mıdır ağzını yayman,yoksa "hastadan bile daha hasta yorgundan bile daha yorgun olabilirim ben" kadar liderlik yada kıskançlık yaşayabilmekten midir?Aslında hepimiz a acaipiz:)Hafta sonu çok yoğun ve yorucu geçtiğinde hak veriyorum kendime p.tesi sendromu denen keyifsizliğe düştüğüm zaman.Çünkü en azından bilimsel bir kanıt bulmuşcasına h.sonu dinlenemedim de o yüzden,çok yorgunum da o yüzden diyerek sinyaller gönderiyorum beynime.Nitekim istemem tabi ki güne özel bir sendroma düşmeyi,ben umarsızca gelen depresyonları daha çok seviyorum.Niye saçma sapan bir şekilde p.tesi sendrom yaşayıp salı günü lay lay lom olayım ki?delimiyim ki ben,delinin delisi miyim ???Yani bunca zırvalamadan sonra siz anlamadıysanız ben deyivereyim bugün anlamsız bir keyifsizlik ve halsizlik var üzerimde...Halbuki dün uzun zaman sonra yeşile doymuş,babamın çok sevdiği arakadaşının Çatalca daki bahçesinde,sessizlikte gazete okumayı ne kadar özlediğimi anlamış,meyve ağaçlarını hala tanıyamadığımı keşfetmiş ve bir hayli gülmüş,güldürmüştüm :)Bugün daha canlı hatta capcanlı olmayı umuyordum ki...O da ne...tam da 90 lara sarmışken Seden Gürel ritmleri ile "içimden hiçbişey gelmiyorrrrrr" modunda buluverdim kendimi...Temiz hava çarpmış diyenleriniz var biliyorum.(Ya hu terapi alsam kurtulurmuyum bu genelleme huyumdan?aman ya herkes yapıyor!!!ay bunu düşünmek  daha iyi de sanki.iş çığrından çıkmadan ben parantezden çıkıyorum : )Temiz hava çarptı belki bilmiyorum,belki de cumartesi çok çalışıp p.tesiye iş bırakmamak o kadar da iyi bir fikir değildi,belki de o sakinlik ve sessizlik bünyeyi çabucak terkletmek istemedi(ahanda zaten sendrom denen şey bu değilmiydi ? )Neyse yani yan yattı,çamura battı nitekim pek de keyifli bir gün olmadı.
     Bu keyifsizlik içinde birde çocukça bir hisse kapıldım.Neyi sakladım ki sizden bunu saklayayım.Facebook denen sanal alem yüzünden,küsenlere ayrılanlara pek bir gülerdim ama oluyormuş demekki birazcık hissi sarsıntılar.Çok sevdiğim ve çok eski bir arkadaşım ki ben çok da yakın olduğumuzu savunurdum,hala da savunuyorum nitekim son derece saf olduğumu söyleyenlere de katılıyorum :) Çok sevdiği arkadaşlarının resimlerinden kolaj yapmış.E gidişattan çözememiş olamazsınız,ben yokum tabi ki :)) İtiraf edemezsem adı kıskançlık kalır,itiraf ediyorum ki benim için gülünç bir anı olarak kalsın:) Üzülmedim hatta amiyane tabirle bozulmadım desem yalan olur.Sağlık olsun demeyi de ihmal etmiyorum.Ve ilerleyen günlerde deseteğe ihtiyacını olduğunu biliyorum.Kolajda kimler olursa olsun ben yine de yanında olacağım elimden geldiğince...Ama o anki duygularım facebook durum güncellemesinde şu şekilde yer aldı :   "bazen bazıları için değerli oldukları kadar değerli olmadığını hissedersin.işte o an;kader anı...önemsemeyi mi seçeceksin,önemsenmeyi mi?ben bir deli,benim için herkes değerli...birileri için bişeyler yapmak,birilerinin benim için çabalamasından daha çok mutlu ediyor ya beni.değer vermek tabu değil.birlikte yemiş,içmişliğim yaşanmışlığım varsa değer veririm ben.gocunmam...severim umarsızca sevilmek derdine düşmeden...aptallık yaftası hakettiğim oluyorsa da...işte şu an bundan sebep en çok kendimi sevdim :) "
özellikle buraya not düşmek istedim çünkü malum face "söz uçar"a uyuyor,bloglarımız sağolsunlar "yazı kalır" a...Garipsemeyin çünkü okul defterlerimin ön ve arka sayfaları bir anda aklıma veya dilime düşen kendimce dahiyane mısraların karalamaları ile doluydu:))ve hala elimde kalan bazı örnekleri görünce ne için niye düşünüldüğünü anımsayıp kendimi tartarım yol aldığımı görmek memnun eder beni ama elbette yerimde saydığım inat huylarımda yok değildir:)bu değildi elbette bahsetmek istediğim paylaşmak istedim sizinle içimdeki boşluğu...ve tam da bunları yazmaya niyetlenmiştim ki...Çok sevdiğim çok şirin bir blog arkadaşımın yazısı düştü mailime.Bilenler bilir Demet in annesi rahatsızdı,sağlık durumu parlak görünmese de en az onun kadar iyi niyet ve istekle hayırlı bir haber almayı umuyorduk ama maalesef anacığını kaybetmiş.İşte bu haberi alınca,sıkılmaya,bunalmaya,kendimi adı her neyse sendrom v.s. durumlara kaptırmaya utandım.Demet ve niceleri bugün bizim aklımıza bile getirmekten ürktüğümüz acıyı yaşıyor ve olmaz ama sindirmeye çalışıyorken yok canım sıkılıyor,yok içimden birşey gelmiyor demek hak mı bize...Değil bence...İyi bir haber umarken korkusuna ortak olmuştum çünkü gerçekten çok korkarım anneciğimi kaybetmekten sanmayın ki öyle şapur şupur birbirimizi öptüğümüzü,sıkı sıkı sarılıp kucaklaştığımızı falan hatta pek nadirdir bu hallerimiz.Bilenler bilir düşkünüzdür birbirimize.Her anne kızdan daha çok olduğunu iddia edemem çünkü bu ilişki öyle birşeydir ki kişilerin şahsına münhasırdır ama birçok ana kızdan daha arkadaş olduğumuzu biliyorum.Durumu abarttığımız anlarda olur zaman zaman.Hatta eşim en çok annenle tartışıyorsun hayatın hırsını hep ondan mı çıkarıyorsun der,takılır hafif kızarak bana...Olabilir çünkü bilirim ki nazım en çok ona geçer,isyanlarımın geçiciliğini de bilen odur,sesimin en çok kalbim kırıldığı zaman yükseldiğini de,öfkenin beni sadece incindiğimde etkisine aldığını da...iyi tanır ve anlarız birbirimizi...hatta bazen kapıştıktan sonra özür mözür faslına gerek duymaz üç beş dakika sonra hayatımıza kaldığı yerden aşkla ve mutlulukla devam ederiz.Kapışmaları da ciddi şeyler sanmayın ha.Bir yemek tarifi hatta bir kitap konusu yada gündemden herhangi bir mevzuu bahis olabilir.Konu her ne olursa olsun deşarj oluruz:)Annemle ve babamla özel bir aşk yaşadığımı bilirim,sarmaş dolaş kucaklamasını ve muck muck öpücüklere doyurmasını da isterdim belki ama o şahsına münhasır asaleti ruhunda ve bakışlarında yaşayan ve yaşatan hem fena otoriter(bu konudan birçok blog yazısı çıkabilir:) ) hem de can arkadaş olabilecek kadar yakın biridir.Bazen anne olduğunu unutturacak kadar dostumdur...Eğer bunlardan vazgeçip öpücükleri seçmem gerekseydi sanırım almayayım,kalsın diye kibarlık gösterirdim ama yanağından makas alıp acıtmaktan asla vazgeçmeyeceğim :)huysuz ve tatlı kadın çok seviyorum seni...birkaç gün önce ömrüne eklediğin yeni yaşına dilerim niceleri eklensin...


   Yazmanın bana iyi geldiğini tecrübe etmenin keyfiyle bu yazdıda bahsedeceğimi umduğum nice konuyu erteleyerek bu kadar yetmeli değil mi diyor ve size sevgilerimi gönderiyorum...

Pınarpare

17 Mayıs 2011 Salı

Büyümemiş hala yüreğim...

   Küçüktüm hatırlamadığım kadar küçük...Kayıp nedir öğrenmiştim.Önce minik nesnelerdi kayıplarım...Bugün gibi o gün de önemsizdiler...Ama sonra birgün gittiğimizde göremeyip sorunca dedemin beslediği kedinin kaybolduğunu söylediler...Sonra bir daha ki gidişimizde yine o şirin evin tahta merdivenlerinde bakınıyordu bize Duman...Demek ki oyuncaklar,kalemler,kağıtlar kaybolunca yol bulup dönemiyordu da,kediler kaybolursa dönüyordu geriye...Sonra birgün dedem,dedeciğim,babamın babası;kayboldu.Herkes üzgün herkes bitkindi.Ah şu büyükler bilmiyorlardı ki,dedem yolu bulup dönebilirdi ki...Bana göre kaybolmak,kayıp olmak yolu bulamamaktı.Değil miydi?Onlar üzüldükçe ben onlara acıyarak bakıyordum ama bir yandan da benim çözdüğüm bu önemli ayrıntıyı kimseyle paylaşmak niyetinde değildim.Dedem döndüğünde ona anlatmalıydım,o da beni yanına sedire oturtup hepsine siz nasıl bilemediniz döneceğimi demeliydi.Demedi çünkü dedem dönmedi.Annemin anlattığı dönemeyeceği yeriyse ben hiç sevmedim.Başka kaybolanlar oraya başka gidenlerde oldu.Hiçbiri dönmedi,herşeye alıştığımız gibi buna da alıştık galiba.Bazen gidenler dönmeyecekti.Alıştım gidenlerin dönmeyişine ama gittikçe daha az hatırlamak hep acı verdi bana.Hafızamı her seferinde daha çok zorlamam gerektiğini anladığımda bu gidişin erken bir gidiş olduğunu anlamıştım...Azda hatırlasam benim dedem herkesin hatırladığı kadar büyüktü,çok büyüktü koca bir çınardı.Her sözü hatırlanır,her yaptığı olay olan bir adamdı anlatılan.Ondan öncesi ve ondan sonrası vardı her daim hayatımızda.Yıllar boyu onunla ilgili hatıralarını dinledim herkesin ve o gidene kadar büyümediğime hatıralar sıralayamadığıma hayıflandım durdum.Ama beni çok sevdiğine hep inandım bende çok sevdim onu.O beni seviyormuş diye değil ama anlam vermeye çalışmadan sevdim.Tıpkı diğer sevdiklerimiz gibi anlam gerektirmeden...
    Büyüdük zamanla,yüreğimizde büyüdü ruhumuzla...Herşeye göğüs gerer,herşeyi anlar olduk.Gitmenin doğmak kadar,gelmek kadar doğal olduğunu öğrendik ama yine de sevmedim gidişleri...Gidenlerin haberinin çoğalması artık daha çok insan tanıyışımdan mıydı yoksa ben yol alırken herkesin yol alıyor olmasından mı işte onu bilemedim ama bugün ruhun büyüsede yüreğin ne kadar genişlesede,gidilen yere niye gidilir bilsende anlasanda kaybetmenin,kayıppp etmenin acısının değişmediğini biliyorum.Küçük bir çocukken bence o dönecek ve herkes görecek işte diye huzurla yatabilmenin özlemini çekiyorum.Annemin babasıda,son çınarımda bizi bırakıp gitti sözüm ona ani değildi gidişi,sözüm ona alıştırmıştım ben kendimi.Yatmak ona göre değildi ya İstanbul sevdalısı bir adam nasıl gezmez,dolaşmaz,deniz havasını solumaz,esnafla iki lafın belini kırmazda yatardı.Bencil olmak yakışmazdı bize onun halini de düşünmek gerekti.Onun için hayırlısı neyse o olmalıydı...Günler belki aylarca bunları sıraladım kendime.Mantıklı ve metanetli olmalıydım.doğmak gibi,gelmek gibi,gitmek te vardı.Bizde gideceğiz ya eninde sonunda diyordum.Onu çok seviyor ve sadece,sadece,sadece sağlığını ve huzurunu istiyordum.Ama sadece diyormuşum, meğer hiçbirini anlamamışım söylediklerimin,yüreğime yine söz geçirememişim.Gitti,23 Nisanda gitti...Hala ben onlara gideceğim,zili çalacağım,camdan bakacak ve gülümseyecek diyor yüreğim.Aklım mı?Yüreğime bir an öyle bir serinletici su serpiliyor ki...Bırak diyor,bırak bir an öyle sansın,ne olur ki...Koca bir çınardı,gidisiyle bizim için koca bir devir kapandı.iyi bildigi İstanbul'u,eskisi ve yenisiyle İstanbul ve araba maceralarını,ağız tadını,hoş sohbetini bize miras bıraktı.Denediğim her yeni tatta,birileri eskiden İstanbul diye lafa başladığında,saclarına ak düşmemiş ihtiyar bir delikanlı gördüğümde hep yanıbaşımda olacak...
    İkisini aynı karede anımsadığımda tek hatırladığım birbirlerini sevdikleri ve değer verdikleri...Görüşmüş olmalılar biz olmadan mesken tuttukları o yerde...Kimbilir belki onlarda bizlerden bahsediyorlardır...
    Huzurla nur içinde yatın...

22 Ocak 2011 Cumartesi

bak şu rüzgarın ettiğine...

   Kapıyı anahtarla açmak...kendi evinin kendi kapısını kendi anahtarınla açmak...kapının eşiğinde tüm sıkıntıları,stresleri,kalabalığı,gürültüleri,hanımları,beyleri,mevkileri,kıdemleri bırakıp sadece sen olduğun ve huzurlu olduğun eve girmek...bazen öyle günlerimiz olur ki eve gidip o kapıyı açmayı iple çekeriz...gidip o kapıyı açarak huzura koşacağımızı biliriz.tüm o telefon trafiği,koşturma,detaylar,zamanla yarışma bir kenarda kalacak.pijamalar,bir fincan çay,dün akşam güzel bir yerde kalan kitap ve yanıbaşında halini bir bakışından bile anlayan bazen romanlardan fırladığını düşündüğün bir adam...
   bu hafta hergün ani planlarla ertelendi bu huzur toplantım; iş yemekleri,arkadaşlarla buluşma,aile ziyaretleri...akşamları hep dışardaydık,kendi atmosferinde eğlenceliydi herşey ama diyenler doğru demiş.insanın evi gibi yok...eşimle kural olarak belirlemediğimiz ama kendince zamanla kural haline gelen bir uykudan önce sohbetimiz var.eve saat kaçta gelmiş olursak olalım hatta sabaha yakın bir saatte bile gelsek,ya bir fincan çay ya da kahve eşliğinde sohbet ederiz.bu bazen bir fincan çay tükenene dek sürer bazen saatleri deviririz.sanırım hafif bir terapi olarak ruhumuzu dinlendiriyoruz,biraz dertleşiyor,biraz isyanları paylaşıyor,biraz da dedikodu yapıyoruz:)bunun bana ne iyi geldiğini haftayı tüketince farkettim.birtürlü atlatamadığım soğukalgınlığımda son çare antibiyotiklere düşünce,bu halin halsizliği ile yolların yorgunluğu da eklenince eve dönüşlerde bir çay içmelik daha dermanım kalmadı.uykuuuu diye inleyerek yatağıma koştum...