19 Kasım 2012 Pazartesi

ARALIK AYINDA TİYATRO YA DOYALIM :)


İBB ŞEHİR TİYATROLARI’NDA ARALIK AYINDA 
3’Ü YENİ 38 OYUN


Biletler İBB Şehir Tiyatroları gişelerinden
ve www.ibst.gov.tr web adresinde satışa
sunulmuştur
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Aralık ayında 3’ü yeni, 38 oyunla seyirciyle buluşuyor. Fehime Seven’in yazdığı Şükrü Türen’in yönettiği Türkiye Kayası ve Vasıf Öngören’in yazdığı Aslı Öngören’in yönettiği Zengin Mutfağı adlı oyunlar ile Erhan Özçelik’in yazıp yönettiği Kedi ile Palyaço adlı çocuk oyununu repertuarına katıyor.

Aralık ayında sahnelenecek diğer oyunlar şunlar; Vişne Bahçesi, Yüzleşme, Perşembenin Hanımları, Toros Canavarı, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum, Gönlümdeki Osman Hamdi Bey, Doğum Günü Partisi, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, Şark Dişçisi, Surname 2010, Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye, Buluşma Yeri, Sevgili Doktor, Oyun, Kabare, Arka Bahçe, Büyünün Gözleri, İstanbul Hatırası, Mutfak Söyleşileri, Ateşli Sabır (Postacı), Hedda Gabler, İstanbul Efendisi ve çocuk oyunları; Pinokyo, Pırtlatan Bal, Ali Baba ve Kırk Haramiler, Cambazhane, Çiçek Prenses, Fareli Köyün Kavalcısı, Sokak Kedileri, Üç Kardeş ve Muhteşem Kurt, Denizkızı, Boncuk, Karagöz Tatlıcı, Karagöz Balıkçı. 


Aralık Ayında sahnelenecek oyunların konuları şöyle;

İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni oyunu Türkiye Kayası, Bulgaristan’dan Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan bir ailenin öyküsünü anlatıyor. Geçmişlerini, anılarını ve hayallerini yaşadıkları yerde bırakıp yeni ümitlerle yola çıkan aileyi, Türkiye sınırında kötü bir sürpriz beklemektedir. İlk olarak 2010 yılında İBB Şehir Tiyatroları’nda gerçekleştirilen “Yazarlık Seminerleri” kapsamında okuma tiyatrosu olarak sunulan “Türkiye Kayası” bu sezon seyircimizle buluşacak. Oyunda; Hikmet Körmükçü, Nevzat Çankara, Sevtap Çapan, Selim Can Yalçın, Hakan Yavaş, Kubilay Penbeklioğlu rol alıyor. Oyun 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde…

İBB Şehir Tiyatroları’nın diğer yeni oyunu Zengin Mutfağı’nda 1970'ler Türkiyesi’nde zengin köşkündeki hizmetlilerin, o yıllardaki toplumsal kavga içinde taraf olup olmama konusunda yaşadıkları olaylar trajikomik bir anlatımla sunuluyor. Ayrıca Epik Tiyatro’nun ülkemizdeki önemli örneklerinden olan oyun, alt sınıf insanlarının yaşamsal ve düşünsel seçimlerini sorguluyor. Oyunda; Murat Garibağaoğlu, Ozan Gözel, Ali Mert Yavuzcan, Selçuk Yüksel, Irmak Örnek rol alıyor. Oyun, 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde…

İBB Şehir Tiyatroları’nın bir diğer yeni oyunu Kedi ile Palyaço. Erhan Özçelik’in yazıp yönettiği çocuk oyununda, Pınar Demiral ve Salih Bademci rol alıyor. Oyun 20-21-22-23-27-28-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde…

Vişne Bahçesi, 19. yüzyıl sonu Rus aristokrasisinin çözülüşüne ve çöküşüne tanıklığa çağırıyor. Çağın ekonomik gelişmeleri ve toplumsal istekleri karşısında yok edilen doğanın da anlatıldığı “Vişne Bahçesi”, “değişim” denilen sürecin sorgulanışını sunuyor. Rus edebiyatının ve tiyatrosunun önemli ismi Anton Çehov’un yazdığı, Engin Alkan’ın yönettiği oyunda; Hümay Güldağ, Aslı Nimet Altaylar, Berna Adıgüzel, Zafer Kırşan, Engin Alkan, Emre Şen, Hüseyin Tuncel, Işıl Zeynep Tangör, Murat Üzen, Selin Türkmen, Erhan Abir, C. Ahhan Şener, Çağlar Polat, Samet Hafızoğlu, Abdullah Topal, Başak Erzi - Zeynep Ceren Gedikali, Destan Batmaz rol alıyor. Oyun 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde…

Yüzleşme, deniz kıyısındaki istasyonda yolları kesişen yalnız insanları anlatıyor. Bir yanda geçmişe dönük kırgınlıkları ve pişmanlıkları ile geçmişini irdeleyen Züleyha, diğer yanda tek derdi para olan, yaşamı basit sorularıyla anlamlandırmaya çalışan ve umudunu yitirmeyen Yadigâr... İki farklı kültürün insanları olmalarına rağmen, Yadigâr ile Züleyha arasında giderek bir iletişim kurulur ve bir süre sonra her ikisi de yaşadıkları içsel yolculuklarındaki büyük yüzleşmenin farkına varırlar. Arslan Kacar’ın yazdığı oyunu Ali Karagöz yönetiyor. 12-13 Aralık 2012 tarihlerinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde oynanacak oyunda; Perihan Savaş, Zeki Yıldırım, Samet Hafızoğlu ve Orcan Dönmezer rol alıyor.

Perşembenin Hanımları’nda geçmişlerinin gölgesinden kurtulamamış üç kadının her perşembe toplandıkları çay saatinde pişmanlıkları, geçmiş aşkları, yitirdikleri ve özlemleri anlatılıyor. Loleh Bellon’un yazdığı Engin Gürmen’in yönettiği oyunda Ayşe Kökçü, Enes Mazak, Vildan Gürelman, Oya Palay, Cem Uras‘ın rol alıyor. Oyun, 14-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde seyredilebilir.

Toros Canavarı, Türk mizahının ve ulusal tiyatromuzun usta ismi Aziz Nesin’in yazdığı Tarık Şerbetçioğlu’nun yönettiği bir oyun… Kurumları yozlaşmış, değerleri altüst olmuş bir toplumsal yapı içinde, yaşadığı koşullara karşı çıkamayan insanların çaresiz halleri, Aziz Nesin’in taşlama üslubuyla sahneye taşınıyor. Aziz Nesin’in deyimiyle “izahı olmayan şeylerin mizahının yapıldığı” oyunda, Nuri Sayaner isimli mülayim bir memur emeklisi, ailesiyle birlikte monoton bir hayat sürmektedir. Aile bir taraftan geçim sıkıntısıyla diğer taraftan onları apartmandan atmak isteyen ev sahibiyle uğraşmaktadır. Tahliye davasını kazanan Sayaner ailesinin sevinci çok uzun sürmez. 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde; 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında ise Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde oynanacak oyunda; Şevket Avşar, Binnur Şerbetçioğlu, Gökhan Eğilmezbaş, Ceylan Çete, Naci Taşdöğen, İskender Bağcılar, Murat Bavli, Rahmi Elhan, İbrahim Şirin, Tarık Şerbetçioğlu, Funda Köseoğlu, Berna Oğuzutku Demirer, Abdullah Topal, Tuğçe Açıkgöz rol alıyor.

Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ziya Osman Saba’nın 1940’lı yıllarda farklı zamanlarda yazılmış öykülerinin bir araya getirildiği “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” adlı kitabından aynı adla sahneye aktarıldı. Hilmi Zafer Şahin’in kolaj yaklaşımıyla sahneye aktardığı oyun, Can Doğan’ın rejisiyle, Ziya Osman Saba’nın İstanbul’a duyduğu özlemi, sevgiyi, daha ötesi saygıyı sahneye taşıyor. Oyunda 1952 yılında Varlık Yayınları’ndan yayımlanan öyküler yazarın yazdıklarına sadık kalınarak ekleme yapılmaksızın sahneye aktarılırken diğer yanıyla da 60 yıl öncesinden geçmiş ve o günler bağlamında İstanbul, kaybolan ve yaşayan değerler yönünden anlatılıyor. Uğur Arda Aydın, Can Doğan-Uğur Dilbaz’ın rol aldığı oyun, 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde seyirciyle buluşuyor.

Ben Sinema Artisti Olmak İstiyorum’da; Libby Tucker, on altı yıldır görmediği babasının yanına geldiğinde nasıl karşılanacağı hakkında hiçbir fikri yoktur. Hollywood’da senaryo yazarı olan babası Herbert Tucker, onun sinema artisti olma hayallerine yardım edecek midir? Bu karşılaşmayla başlayan geçmişin sorgulanmasına, babasının kız arkadaşı Steffy ile arasındaki sorunlar da eklenince gerilim artar. Oyun, 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde… Neil Simon’un yazdığı S. Bora Seçkin’in yönettiği oyunda; Bestem Türen, Derya Çetinel, Erhan Yazıcıoğlu rol alıyor.

Gönlümdeki Osman Hamdi Bey, müzeci, arkeolog ve Sanayi-i Nefise Mektebi'nin kurucusu Osman Hamdi Bey'in hayatını sahneye taşıyor. Ünlü ressamın hayatından önemli kesitler sunarken, onun hiç bilinmeyen yönlerini, sanatçı kişiliğini, aile yaşantısını, arkadaşlık ilişkilerini ve aşklarını anlatıyor. Gülsün Siren Kınal'ın yazdığı, Engin Gürmen'in yönettiği oyun, 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde seyirciyle buluşuyor. Oyunda; Aslı Narcı, Ayşen Çetiner, Tolga Yeter, Engin Gürmen, Vildan Gürelman, Emre Narcı, Enes Mazak, Nurseli Tırışkan, Cem Uras, Ceysu Aygen, Özgür Dağ, Yağız Pala rol alıyor

Doğum Günü Partisi, Nobel ödüllü Harold Pinter’ın başyapıtı. Bir sahil kasabasında yaşayan karı-koca ve pansiyonlarının tek müşterisi olan bir genç adam… Dışarıdan gelen iki adam ve orada yaşayan bir genç kız. O gün doğum günü olmayan genç adam için, bir doğum günü partisi düzenlerler. Ve korkunç eğlence başlar. Yıldıray Şahinler’in yönettiği oyunda Cem Davran, Bahtiyar Engin, Jülide Kural, Özge Borak, Mert Tanık, Yıldıray Şahinler rol alıyor. Oyun 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde, 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında ise Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde…

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz adlı müzikal oyun, 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde izleyicisiyle buluşuyor… Aziz Nesin’in kaleminden birey-devlet ilişkisini sorgulayan oyunu, Y. Kenan Işık yönetiyor. Oyunda; Berna Adıgüzel, Y. Arda Alpkıray, Tuğrul Arsever, Göksel Arslan, Şevket Avşar, Yalçın Avşar, Volkan Ayhan, Savaş Barutçu, Mehmet Bulduk, Mevlüt Demiryay, Can Doğan, Hasibe Eren, Hamit Erentürk, Osman Gidişoğlu, Murat Güreç, Ergün Işıldar, Nurdan Kalınağa, Reyhan Karasu, Ezgim Kılınç, Cihan Kurtaran, Derya Kurtuluş, Senem Oluz, Okan Patırer, Özgürefe Özyeşilpınar, Nur Saçbüker, Berk Samur, Özge O'Neill, Doğan Şirin, Mert Turak, Selin Türkmen, Murat Üzen, Tankut Yıldız rol alıyor. Oyunun müzikleri Timur Selçuk imzasını taşıyor.

Şark Dişçisi adlı müzikalde, tarihin belirsiz bir zamanından çıkıp gelen gezici bir tiyatro kumpanyası, 19. yüzyıl Osmanlı mizah yazınının en önemli kalemlerinden olan Hagop Baronyan’ın eğlenceli komedisini; müzikli, danslı, şenlikli bir gösteriyle bugünün seyircisiyle buluşturuyor. İstanbul Ermenileri arasında geçen; birbirini aldatan eşlerin, kavuşamayan aşıkların hikâyesini konu alan oyun, izleyenleri “bir arada güldüğümüz zamanları hatırlamaya” davet ediyor. Engin Alkan’ın yönettiği oyunun müzikleri Selim Atakan’a ait. 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak oyunda; Selçuk Borak, Çağlar Çorumlu, Sevil Akı, Selin Türkmen, Ümit Daşdöğen, Sevinç Erbulak, Hüseyin Tuncel, Salih Bademci, Emrah Özertem, Tuğrul Arsever, Çiğdem Gürel, Senem Oluz, Özge O’Neill, Z. Ceren Gedikali, Reyhan Karasu, Murat Üzen, Serkan Bacak, Okan Patırer, Y. Arda Alpkıray rol alıyor.

Surname 2010 adlı oyunda kocasının ölümünün ardından açtığı sahafında, özel bir nedenle geceyi bekleyen Sühendan Hanım, kocasına ait hiç görmediği notlarla karşılaşır. Bu notlar, kocasının kendisi için düşündüğü “sözde şenliğe” dair fikirleri içermektedir. Yazılanları şaşkınlıkla okumaya başlayan Sühendan Hanım; kendisini bir düşün içinde, geçmiş ile bugünün İstanbul’u arasında gerçekleşen bir şenliğin tam ortasında bulur. Oyunda; Ayşem Yağmur Ulusoy, Can Alibeyoğlu, Ceren Hacımuratoğlu, Derya Keykubat, Derya Yıldırım, Elyesa Çağlar Evkaya, Engin Akpınar, Eraslan Sağlam, İrem Erkaya, Mana Alkoy, Mehmet Soner Dinç, Mert Aykul, Özgür Atkın, Özgür Tanık, Seda Fettahoğlu, Semah Tuğsel, Seza Güneş, Uğur Dilbaz, Yiğit Sertdemir, Zeynep Göktay Dilbaz rol alıyor. Proje tasarımını Candan Seda Balaban ile Yiğit Sertdemir’in yaptığı oyunu, Yiğit Sertdemir yazıp yönetti. Oyun, 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde seyredilebilir.

Meraklısı İçin Öyle Bir Hikâye’de Savaş Dinçel, Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden Sait Faik’in öykülerinden, anılarından, yazılarından yola çıkarak bir İstanbul turu yaptırıyor seyircilere… Ergün Işıldar’ın yönettiği, Naşit Özcan’ın rol aldığı oyun, seyircileri, önce Burgazada, ardından Karaköy, Tünel, Beyoğlu, Hristaki Pasajı ve Taksim Parkı’na götürüyor. Oyun,  5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde seyredilebilir.

Buluşma Yeri adlı oyundaki şehrin insanları, öldükten sonra gittikleri “Buluşma Yeri”nde, hayattaki yakınlarının küçük hesapların peşinden koştuklarını görürler. Yaşarken gerçekleştiremedikleri hayallerini, burada gerçekleştirmeye çalışırlar. Gerçeği ve hayatı anlamak için ölmek mi gerekir sorusunu sorduran bu oyun, Buluşma Yeri’ndekiler tarafından cevaplanır: “Burada her şeyi anladık, her şeyi ama çok geç ”Duşan Kovaçeviç’in yazdığı M. Nurullah Tuncer’in yönettiği oyunda; Sezai Aydın, Zümrüt Erkin, İbrahim Can, Müge Akyamaç, Selçuk Soğukçay, Bennu Yıldırımlar, U. Arda Aydın, Volkan Ayhan, Yalçın Gören, Hülya Arslan, Özge Kırış, Gürol Güngör, Bora Seçkin, Tankut Yıldız, İlhan Kilimci, Nihat Alpteki rol alıyor. Oyun 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’nde; 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında ise Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde…

Sevgili Doktor’da çeşitli sınıflardan kişilerin varoluşları, ilişkileri, çelişkileri ve hayatta kalma çabaları trajikomik durumlarla seyirciye aktarılıyor. Anton Çehov’dan Neil Simon’un uyarladığı oyunun yönetmeni Taner Barlas… Oyunda; Funda Postacı, Meriç Benlioğlu, Nagehan Erbaşı, Emin And, Aziz Sarvan, Kubilay Penbeklioğlu, Yalçın Avşar rol alıyor. Oyun, 26-30 Aralık 2012 arasında Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde seyredilebilir.

Oyun”, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra meydana gelen değişimler, yeni toplumsal yapılanmalar sonucunda bireyin duyduğu yalnızlık ve çaresizliği, günümüz insanının değişmeyen ve günden güne çoğalan çelişkilerini yalın ve çarpıcı bir üslupla sahneye taşıyor. Samuel Beckett’in yazdığı, Şahika Tekand’ın yönettiği oyunda Ali Gökmen Altuğ, Göksel Arslan, Aslı Aybars, Pelin Budak, Burçak Çöllü, Seda Fettahoğlu, Yeliz Gerçek, Ozan Gözel, Nurdan Gür, Nurdan Kalınağa, Aslıhan Kandemir, Selen Kartay, Yeşim Koçak, Buket Yanmaz Kubilay, Mehmet Okuroğlu, Özge Özder, Özgür Tanık, Esin Umulu, Ali Mert Yavuzcan, Çağlar Yiğitoğulları, Nurdan Gür, Göksel Arslan, Yiğit Sertdemir rol alıyor. Oyun, 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’nde seyircisiyle buluşuyor.

Kabare (Cabaret), bir kabare aktristi ile Amerikalı bir yazarın kısa ömürlü aşkını ve onları kuşatan büyük toplumsal kaosu anlatıyor. Kült müzikaller sınıfında yer alan Kabare, 1972’de beyaz perdeye aktarıldığında 8 Oscar kazandı ve “Tüm Zamanların En İyi Yüz Filmi” listesine girdi. Joe Masteroff’un yazdığı Yücel Erten’in yönettiği oyunun unutulmaz müziği John Kander imzasını taşıyor. Oyunda; Mert Turak, Özge Borak, Can Başak, Ergun Üğlü, Selma Kutluğ, Hakan Arlı, Nurdan Kalınağa, Mehmet Soner Dinç, Eraslan Sağlam, Özge Midilli, Pelin Budak, Özge O’Neill, Pınar Aygün, Ayşem Yağmur Ulusoy/Ceren Hacımuratoğlu, Deniz Evrenol, Arda Alpkıray, Doğan Şirin, Berk Samur rol alıyor. Oyun, 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’nde…

Arka Bahçe’de, yıllardır yığınlarca çöpün biriktiği bir arka bahçesi olan evde yaşayan yaşlı hanım, noeli yalnız geçirmek istememekte ve hizmetçisini gittikçe miktarını arttırdığı parayla yanında tutmaya çalışmaktadır. Kendini Amerikan Özgürlük Anıtı gibi hisseden kadın çöplerin ortadan kaldırılmasını istemektedir. Sanki çöp yığınları onu suçlamaktadır. Sistem sorgulamasının iyi örneklerinden olan oyun, güçlü dünyanın Arka Bahçe’sinde çöp muamelesi gören milletlerin varlığını dile getiriyor. Bilgesu Erenus’un yazdığı Hüseyin Köroğlu’nun yönettiği oyunda; Güzin Özyağcılar/Oya Palay, Şenay Saçbüker, Zümrüt Erkin, Özge Midilli, Mevlüt Demiryay, Deniz Evrenol, Nur Saçbüker, Berk Samur, Doğan Şirin, Melisa Demirhan rol alıyor. Oyun, 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Musahipzade Celâl Sahnesi’nde…

Büyünün Gözleri’nde, borç batağına düşen Kont Monteverdi, eski günlerine dönebilmek ve tek varlığı olan kızını zengin bir tüccarla evlendirebilmek için büyü yaptırır. Ancak hiçbir şey planladığı gibi gitmeyecektir. Entrika, bencillik ve çıkar ilişkilerinin sevgi üzerinde kurduğu tahakkümü hicveden oyun, genç yazar Mehmet Murat İldan’a Kadıköy Belediyesi Oyun Yazma Yarışması’nda birincilik ödülü kazandırmış ve ABD’de “Absinthe-New European Writing” edebiyat dergisinde yayınlanmıştır. Mehmet Murat İldan’ın yazdığı Hülya Karakaş’ın yönettiği oyunda; Kutay Kırşehirlioğlu, Murat Coşkuner, Nazan Yatgın, Hülya Karakaş, Ömer Barış Bakova, Özgür Dağ, Pınar Demiral rol alıyor. Oyun, 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde; 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında ise Ümraniye Sahnesinde…

İstanbul Hatırası’nda bir martının kanadında, bir dalganın kıvrımında İstanbul’da yaşanmış kırık bir aşk hikâyesi anlatılıyor. Tarık Şerbetçioğlu’nun yazıp yönettiği oyunda, mekân İstanbul, zaman yüzyıl, aşk her yerde… Meddah hikâyesini anlatmaya başladığında artık sadece söz vardır. Söz, Ali Amca’nın hikâyesine dönüşür. Zamanın imbiğinden süzülür. Gözlerimizin önüne serilir. 20. yüzyılın başlarında İstanbul’dayızdır artık. Yüzyılın başlangıç telaşı, dönüşümün eşiğinde bir imparatorluk, savaşlar, acılar, neşeler… Hepsi iç içe geçiyor. Yürekler heyecanla çarpıyor, heyecanlar Direklerarası’nda alkışlara karışıyor. 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak müzikli oyunda; Toron Karacaoğlu, İbrahim Şirin, Naci Taşdöğen, Tarık Şerbetçioğlu, Ergun Üğlü, Binnur Şerbetçioğlu, Rahmi Elhan, Selma Kutluğ, İskender Bağcılar, Gökhan Eğilmezbaş rol alıyor.

Mutfak Söyleşileri… “Gerçeküstü feminizm”in önde gelen eserlerini vermiş olan İzlandalı yazar Svava Jakobsdottir’ın (1930-2004) beş kısa öyküsünden, Vala Thorsdottir tarafından oluşturulmuş oyun, beş kadının hikâyesini anlatıyor. Sıradan kadınların; sıradan saydıkları hayatlarının, aslında son derece sıra dışı olan öykülerini, kendine özgü bir mizahla dile getiren oyun, ana teması kadın olan absürd bir tiyatro klasiği… Vala Thorsdottir’in yazdığı Yeşim Koçak’ın yönettiği oyunda Aslıhan Kandemir, Buket Yanmaz Kubilay, Mert Tanık, Seda Fettahoğlu, Aslı Aybars, Yeşim Koçak rol alıyor. Oyun 19-23 Aralık 2012 tarihleri arasında Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde…

Ateşli Sabır (Postacı), Şilili ozan Pablo Neruda’nın, Kara Ada’da (Isla Negra) yaşadığı günlerden bir kesiti anlatıyor. Neruda ile postacı Mario, Mario’nun sevgilisi (sonra karısı) Beatriz ve Beatriz’in annesi Rosa arasında yaşanan öykü, seyirciyi şiir, aşk, sürgün, doğa, özlem, sınıf kavgası ve faşizm gibi kavramlarla buluştururken, Şili’de Allende’nin iktidar olması, Neruda’ya Nobel Edebiyat Ödülü verilmesi ve faşist Pinochet darbesi gibi tarihsel olaylara da tanıklık ediyor. 1994’te “Il Postino / Postacı” adıyla sinemaya da uyarlanan “Ateşli Sabır” beş dalda Oscar adayı oldu ve “En İyi Sinema Müziği” dalında Oscar’la buluştu. Antonio Skármeta’nın yazdığı Ragıp Yavuz’un yönettiği oyun, 5-9 Aralık 2012 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi’nde… Oyunda; Levent Öktem, Mert Turak, Ayşegül İşsever, Derya Çetinel, Hamit Erentürk, Cihan Kurtaran, Derya Yıldırım, Derya Keykubat rol alıyor.

Hedda Gabler, burjuva hayatının garantilerine sığınarak yaşayan bir kadını sahneye taşıyor. Hedda Gabler, hayatında çok büyük ödünler vermiş, istikrarı seçmiş, aşkı yaşamayı ve üretkenliği reddetmiştir. Sevgiden değil sıkıntıdan evlenmiştir. Kocası güvenilir bir insandır ama bir bilgin olarak parlak değildir. Bir gün ortaya büyük bir tutku yaşadığı ve risklerle dolu hayatı olduğu için reddettiği eski sevgilisi çıkar. Henrik Ibsen’in yazdığı Emre Koyuncuoğlu’nun yönettiği oyunda; Alev Oraloğlu, Elçin Atamgüç, Ertuğrul Postoğlu, Şebnem Köstem, Meriç Benlioğlu, Eraslan Sağlam, Mert Tanık rol alıyor. Oyun 12-16 Aralık 2012 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi’nde seyirciyle buluşacak.

İstanbul Efendisi’nde, kızına uygun bir damat adayı bulmak için, dönemin batıl inançlarına bel bağlayan bir babanın gülünç durumu anlatılıyor. Musahipzade Celâl‘in yazdığı, Engin Alkan’ın yönettiği oyunda; Engin Alkan, Zafer Kırşan, Volkan Ayhan, Hüseyin Tuncel, Ümit Daşdöğen, Çağlar Çorumlu, Emrah Özertem, Tuğrul Arsever, Cihan Kurtaran, Serkan Bacak, Murat Üzen, Sevil Akı, Berna Adıgüzel, Derya Çetinel, Sevinç Erbulak, Selin Türkmen, Reyhan Karasu, Çiğdem Gürel, Senem Oluz rol alıyor. Oyun 26-30 Aralık 2012 tarihleri arasında Ümraniye Sahnesi’nde... 


Aralık Ayında Çocuk Oyunları

İBB Şehir Tiyatroları’nın yeni çocuk oyunu Erhan Özçelik’in yazıp yönettiği Kedi ile Palyaço, 20-21-22-23-27-28-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde;

Carlo Collodi’nin yazdığı Hakan Yavaş’ın yönettiği Pinokyo, 8-9-22-23-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde;

Aziz Nesin’in yazdığı Haşmet Zeybek’in yönettiği Pırtlatan Bal, 8-9-15-16-22-23-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Fatih Reşat Nuri Sahnesi’nde;

Can Doğan’ın yazıp yönettiği Ali Baba ve Kırk Haramiler, 8-9-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde;

Hasan Erkek’in yazdığı Ece Okay’ın yönettiği Çiçek Prenses, 8-9-22-23-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde; 15-16 Aralık 2012 tarihlerinde ise Kağıthane Sadabad Sahnesi’nde;

Seza Güneş’in yazıp yönettiği Cambazhane, 22-23-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde; 6-7-15-16 Aralık 2012 tarihlerinde Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde

Güneş Han’ın yazdığı Sibel Topaloğlu’nun yönettiği Boncuk 8-9-15-16 Aralık 2012 tarihlerinde Kadıköy Haldun Taner Sahnesi’nde;

Caner Bilginer’in yazıp yönettiği Karagöz Tatlıcı, 15-16 Aralık 2012 tarihlerinde Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde; 29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde;

Özgür Atkın ve Ceren Hacımuratoğlu’nun birlikte yazdığı Özgür Atkın’ın yönettiği Karagöz Balıkçı, 6-7-13-14-20-21-27-28 Aralık 2012 tarihlerinde Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde; 8-9-15-16 Aralık 2012 tarihlerinde Ümraniye sahnesi’nde;

Adrian C. Mitchell’in yazdığı, Gülsün Siren Kınal’ın oyunlaştırdığı ve Cem Karakaya’nın yönettiği Fareli Köyün Kavalcısı, 8-9-15-16-22-23 Aralık 2012 tarihlerinde Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde;

Reha Bilgen’in yazdığı Ragıp Yavuz’un yönettiği Sokak Kedileri, 22-23-29-30 Aralık 2012 tarihlerinde Ümraniye Sahnesi’nde;

Okan Karaca’nın yazıp yönettiği diğer yeni çocuk oyunu Üç Kardeş ve Muhteşem Kurt, 6-7-13-14-15-16-20-21-22-23-27-28 Aralık 2012 tarihlerinde Kağıthane Küçük Kemal Çocuk Tiyatrosu 15-16 Aralık tarihlerinde ise Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde;

Aylin Çalap’ın yazdığı Ebru Kara’nın yönettiği Denizkızı, 8-9-13-14 Aralık 2012 tarihlerinde Gaziosmanpaşa Ferih Egemen Çocuk Tiyatrosu Sahnesi’nde;


           
*ŞEHİR TİYATROLARI BASIN BÜLTENİNDEN ALINTIDIR...                        

16 Ekim 2012 Salı

SIR TUTABİLİR MİSİNİZ :)

    Merhaba Canlar
    Çok hareketli bir haftasonunun ardından ancak kısmet oluyor yazmak :( ve parmaklarımdan bu kelimeler dökülürken ayaklarım isyanlarda diyor ki sen ne bilirsin biz ödedik bedelini :)
Size bir sır vereceğim ve bunu hep birlikte unutacağız...evet oldum nihayetinde bende 30 oldum...ve daha öncede size bahsettiğim gibi bende erken başlamış bir yaş 30 sendromu vardı ama sanırım erken kalkan yol alır misali,erken kurtulmuş oldum etkisinden :) henüz 4 gün aldım yeni yaşımdan ama sevdim anlaşacağız gibi...tabi ki bunda harika geçen bir haftasonununda etkisi var :) ama iyi anlaşıyor olmamız ele güne karşı birlikte poz verebileceğimiz anlamına gelmiyor.olur da bizi yakalamak isteyenler olursa biz sadece arkadaşız,hem de uzaktan :)ve herşeyde istikrar iyidir diye düşünerek önümüzdeki onbeş yıl boyunca 29 yaşta kalmak gibi bir karar aldım.ve bu yoruma açık bir karar değildir :))
Bol kutlamalı bir yeni yaş oldu.Gece yarısı gün dönümü itibari ile başladı smsler ve aramalar :) sabahın erken saatlerinde duyduğum dost sesleri ise günümün güzel geçmesinin sebebi idi hakikaten ve sosyal paylaşım siteleri,meşhur facebook:) ben facebook hatırlatması ile yapılan kutlamaları banal bulanlara katılmıyorum çünkü işin özü iletişim ve günlerce iletişim kurmamış insanların dahi bir kelam etmesine sebebiyet veriyorsa ne mutlu.Öyle bi cendereki artık hayatımız,bazen yemek saatlerini bile unutuyor ve şaşırıyor insanlar işin derdine düşünce(evet hayatım senden bahsediyorum:) )...herkesin hayat kavgası kendine göre müthiş yoğun...ve bir diğerinin yoğunluğu ile kendi yoğunluğunu kıyaslamak gereksiz çünkü Rabbim sahiden dağına göre kar yağdırıyor...ve bu yoğunlukda birinin özel bir gününü hatırlamak O nu özel kılar ama herkes için özel olmayı beklemek anlamsız zaten.hatırlatma sayesinde de olsa iyi dileklerin paylaşıldığı bir mesaj veya bir not insana kendini iyi hissettirmiyor diyen yalancının alasıdır :)neyse face demişken günün gelişmelerini ordan aktarayım size çünkü durum güncellemelerimiz bazen anlık hislerimizi öyle güzel aktarıyor ki :D

*iş arkadaşlarım çaktırmadılar ama geleneği bozmadılar.çok güzel bir pasta eşliğinde kutlandım :) ne mutlu bana :) seviyorum sizi :) işi sevmiyorum bazen,stresden sıkılıyorum,panikden bunalıyorum,telefon sesi çıldırtıyor beni ama sizi sizi sizi seviyorum...iyi ki varsınız...

*babamın sessizliğine bi anlam veremiyordum.ve itiraf edeyim kızmaya başlamıştım içten içe nasıl unutur diye :( bi yandan da ben yaşlandıkça kendide yaşlanıyor diye mi üzülüyor da ses etmiyor acaba diyordum :) ama çok güzel bir çiçek geldi ve zihnimdeki anlamsız konuşma balonlarını siliverdi :)meğer canım sürprize bağlamış olayı :) çiçeğimi de sevdim O nuda seviyorum...

*Hikmet Sultan bugün bu kadar keyifliyim ama belli ki yıllar yıllar önce (kaç yıl olduğunu söylemeye luzum yok :) ) seni biraz rahatsız etmiş olabilirim kusurumabakma :) ama yıllar,yıllaaaarrrrr senle pek bi hoş geçti iyi ki varsın kadim dostum...en eski yoldaşım...hayat senle güzel be annecim...çok çok öperim...

*bak sizi demezsem taş olurum Bahar , Yağmur ve tabi ki Damla m ...her ne kadar gelip keyfimi kaçırmış olsanız  ve sayenizde pabuçlarım damdan hiç inmemiş olsa da hayat sizinle de güzeldi :P bundan sonraki yıllarda yaşımı saklayacağınıza söz verirseniz sizi sevmeye devam edeceğime söz veririm bende :)

     ve bol kutlamalı günün ardından annemin şüpheye açık ama net konuşması ile onlarla ancak hafta sonu kutlayabileceğimizi anladım:( gelelim beklentinin en yüksek olduğu insana...vallahi sadece ben değil herkese öyle bir intiba vermiş olacak ki :)iş arkadaşlarım,arayan dostlarım hatta onunla işbirliği içindeki annem bile "şimdi kimbilir neler yapmıştır" "bakalım ne yaptı" ve benzeri cümleler kurdu ve sanırım çabasıyla beklentilerin üstüne çıkmış oldu :) sevgili eşim;hergün Onunla güzelken,Onunla daha anlamlıyken doğum günü olmaz mı?işten çıkmama yakın aradı,dışarıda işi olduğunu şirkete dönmesine gerek kalmadığını söyleyerek,buluşup eve birlikte gitmeyi teklif etti.başka zaman için harika olan bu teklifi geri çevirmek zorunda kaldım çünkü elimde çiçek ve paketler olacaktı.o zaman yetişirim sana evin orada buluşuruz dedi.itiraf etmek gerekirse madem annemler de gelmeyecekse ( ki birkaç gün önceden bana name yapmıştı konuşursan cuma akşamına denk getirmesinler gelişlerini diye bende de hemen tilki fikirler dolanmaya başladı "aaa acaba ne sürprizi olacak" diye her hatun gibi... ) niçin evin orada buluşuyoruz diye tongaya düşmedim değil :)evet biraz daha itiraf göz çıkarmayacaksa anlaşılan bi olayımız yok diye düşündüm :(

    eve yaklaştığımda aradı ve bende eve yaklaştım kapıda buluşuruz dedi.eve gittiğimde kapıdaydı(düşündükçe gülüyorum)merdivenlerde alt dairenin anahtarı var mı yanında diye sordu.var dedim bi bakalım dedi,neye bakacağız ki dedim ama hani şu birkaç saniyede dünyaları düşündüğünüz anlar vardır ya öyle oldu ve dışardan geliyorum diyen eşimin ayağında unuttuğu terlikleri de farkedince iyi bir planla karşı karşıya olduğumu anladım :) ardında ne olduğunu merak ederek anahtarı çevirdim ve kapının ardında şahane bir pasta ve şahane kahkahalar beni bekliyordu.annem ve kardeşlerim eşimle plan yapmışlar ve gelip en sevdiğim yemeklerle bir doğum günü yemeği hazırlamışlardı :)) onlar olmadan buruk olacağımı bile bile büyütmüyor gibi davranmıştım telefonda gelemeyişlerine karşı ama yaş kaç olursa olsun o evin bir kuzusu olmak hissi herşeye karşı güçlü olmayı sağlayan en önemli etken...sizi çok seviyorum hem de çok...



Eşim paketlerini yukarı çıkar biz masaya geçene kadar gel deyince muzurca gülümsedim,herhalde yukarda hediye paketim var diye düşünerek normalde kesinlikle itiraz edecek olan ben.kuzu gibi çıkayım tabi,paketleri götüreyim tabi diyerek eve çıktım ki ne göreyim.yerlerde çiçekler (o an sadece koridor yolunu farketmiştim :) ) ve beraberlerinde hızla yazılmak zorunda kaldığı belli notlar :)çiçekleri ve notları toplayarak ve kahkaha atarak ilerledim.ve son kez eğilip koridordaki son çiçeği aldığımı düşünüp kalkarken kapı kolundaki çiçeği farkettim ve diğer kapı kolundaki,ve diğerlerindeki ve kapıyı araladığımda odadakileri ve diğer odalardakileri... uzun zamandır bu ayarda bu kadar gülmemiş olmalıyım:)hele son çiçekler ve notlara geldiğimizde sevgi notları şu hali almaya başladı..."geç kaldım,yetişemedim" "lütfen biraz geç gel" "kim çaldırıyor telefonu" bu da ayrı bir espri katmıştı duruma :) neyse notları ve çiçekleri bir araya toparladım.keşke toplamadan önce resmini çekmeyi akıl etseydim :( güzel bir hatıra olurdu:(



süreyi iyi hesaplamış olacak ki hediyesi ile birlikte geliverdi günün kahramanı.ve bir kahakaha da "aaaa bunlar duruyor" diyerek gülümsediğinde atıverdim :)



yani avizeler ve kitaplıklarda olacağını hiç hesaba katmamıştım :)

   Sonra assolistler,güller çıkıverdi birden...Eşim evlilik yıldönümümüzde her seneye uygun adette gül alır ve ona uygun bir methiye ile beraber verir:)bu kezde üç gül beraberinde anlamını ifade eden notu ile geldi :)




İşyerinde yoğun olduğumu bilen birçok arkadaşım ve akrabalarımda aramalarını akşama saklamıştı.hatta pastayı kesme çabalarımız birçok kez telefonlarla bölündü :) ve ben hatırlanmaktan ve o değeri bulmaktan çok memnun oldum.beni bilen bilir...ben herşeyden önce insanı severim,iletişimi severim ve değer vermekten hiç yüksünmem.hayatta en güzel şey bi insanı gülümsetebilmektir ve böyle bir çaba edinmişliğim vardır ama aynı ilgi ve alakayı görebilmekten doğru insanların arasında olduğum anlamı çıkıyorsa ne mutlu bana :)

kutlamalar hafta sonu boyunca devam etti :) ama yazı bu kadar uzayınca ayrı bir post u hakeden etkinliğimiz ve okul arkadaşlarımla yaptığımız kahvaltıyı yazmak sonraya kaldı.laf aramızda birkaç kez daha kutlama ihtimalim var sanırsam:))

benim yeni yaş dileğimde geleneksel;keyfimiz,huzurumuz daim olsun...elbette en önemlisi sağlık ve bereket de hanemizin başköşesinde bulunsun...

yeni yaşlar,yeni yıllar, programlı veya programsız yeni kararları da beraberinde getirir ama bu kararlardan ziyade bana umut ve yaşam enerjisini beraberinde getirdi.kan değerlerimin düşük çıkışı ile bağlantısı olduğunu sandığım bir süredir devam eden halsizlik halindende biraz kendi kendimi motive ederek kurtulma yoluna gideceğim.ilaç tedavisinin yanında bununda geçerliliğini çok iyi bilsemde bir süredir boşvermiş olduğumun farkındayım...Halsizlik ve bitkinlik elbette keyif vermiyor ama bi süre sonra alışılmış bi hale dönüştüğü kesin :( "hayatta herşey bizim için" ve o yüzden yeni bir yaştan hep güzel şeyler beklemek adil olmasada hasta ve sıkıntıda insanlar için dua ekleyerek yeni yaşımdan "hayırlar"  umduğumu belirteyim eski yaş gider ayak bana hayırlı dostlar kazandırdı hayatımdaki hayırlı insanlar ve hayırlı haberlerin artmasını diliyorum...
ve hayatıma dahil olmuş tüm güzel insanlara hayat sizinle güzel diyorum...iyi ki varsınız...

bu arada bu postun kendi kendini imha durumu söz konusu değildir:)açığa çıkması istenmeyen malum konuda sır tutmanız gerekmektedir :))30 tatlıdır ama 29 bal dır :P

sevgilerimle...


11 Ekim 2012 Perşembe

HAYDİ GEL BİZİMLE OL :)

    Merhabalar...
    Her daim bahsini yapıyoruz,şu blog camiası denen bizler yeri geliyor can ciğer kuzu sarması oluyor yeri geliyor yine bu sarmadan kaynaklanacak samimiyetle küsüyor,kızıyoruz birbirimize...Bazen en yakınlarımızdan daha sık haberleştiğimiz oluyor,bazense değer verdiğimizi teyid eder biçimde merak cümleleri ile isyanlarımız birbirimize...Nitekim arkadaş olduk,kimimiz dost olduk...Yeri geldi birimizin hayatını okurken  diğeri kendini buldu,yeri geldi diğerlerinin tecrübeleri birilerimize derman oldu...Müjdeleri heyecanla paylaşıyor aynı sıcaklıkla kederlere de ortak oluyoruz.İşin özü şu ki;İNSANIZ...Beşeriz,şaşarız ama biliriz ki damdan düştüğümüzde doktordan daha iyi anlayacak olan sahiden o damdan düşendir.İnsanız;arşınladığımız yollar kadar o yollardaki maceralarımız da aynı...Birbirimizin dilinden bu kadar anlıyor olmamızın sebebi aslında bu kadar basit yani...
   Öyle arkadaşlıklarımız,dostluklarımız oldu ki...Tabir-i caiz ise birbirimizin ciğerini bilir hale geldik ama gel gör ki bazılarımıza henüz ne sarılmak,kaynaşmak kısmet oldu ne de şöyle esaslı bir sohbetle karşılıklı kahveleri yudumlamak...Nasıl olacak derken dedik ki herşeyi kaderden,kısmetten beklemek yanlış...Tevekkül etmeli,fikrimizi olgunlaştırıp hayırlı bir buluşma ümid etmeli...Uzun lafın kısası blogger dostlarla buluşmaya keyifli bir sohbet yapmaya niyetlendik
    Bu buluşmanın amacı hem dostlarımızla vakit geçirmek,hem birbirini tanımayan ama anlaşacağına emin olduğumuz arkadaşlarımızı biraraya getirmek hem de uzun süredir iletişim kurduğumuz bloggerlardan katılmak isteyenlerle de hasbihal etmektir...
    Sanal alemde iletişim kurmanın imkanlarından faydalandık ve buluşma için bir etkinlik sayfası düzenledik.Facebook daki   Haydi Gel Bizimle Ol... sayfasından etkinlik detaylarına ve organizeyi yaptığımız arkadaşlarımızın bilgilerine ulaşabilirsiniz.Ama katılmak isteyenleri bu cumartesi 13.10.2012 tarihinde SAAT 14:00 de kız Kulesi karşısındaki Üsküdar Simit Sarayı na bekleriz.Hep hayırlısını diledik,inşallah orada olacağız.Yakamıza kırmızı kurdele takacağımızı yazacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz:))Yüzünde gülücüklerle şen bir grup görürseniz.onlar biz olacağız...
   sevgilerimle...

8 Ekim 2012 Pazartesi

"..."

sayfadaki tadilat biraz sekteye uğradı ama benim zihnimde de bu ara tadilat var :))en kısa zamanda birikmiş yazılarla sizlerleyim :P ah öyle çok şey var ki anlatacak aslında...şimdilik en kısa anlatım ancak üç nokta ile olacak sanırım :)
"..."

21 Eylül 2012 Cuma

sayfada tadilat var :))

Merhaba Dostlar
blogum birkaç gün kardeşim diyebileceğim bir arkadaşıma emanet.tasarımda ufak tefek değişiklikler yapacak :)) değişim iyidir hele ki yeniliklere ayak uydurulursa...
Teşekkürler Serkan

ben yeniden yazana dek kalın sağlıcakla :))

19 Eylül 2012 Çarşamba

Bugün sayfada misafir var ve çok önemli diyecekleri :(

Blog dostumuz Öykümüzün sesine kulak vermeli ve bizde sesimizi onun çığlıklarına katmalıyız.Hepimizin bir süredir duyduğu bir durumdan bahsediyor ve artık iyice ciddileşen bu durum için birlikte ses verelim diyor.Bakın daha neler diyor :(


Artık sokaklarda... SARMAN TEKİR... KARABAŞ ..TARÇIN ...
DUMAN lar olmayacak..
Yururken hıc bır yerde onlara rastlayamacaksınız..
Cocuklarınız kedı kopek tanımayacak sevemeyeck.
Sokaklardakı tum hayvanlar toplanacak ve itlaf edılecek..
Onlar boyle degıl dıyorlar..
barınaklara alınacak dıyorlar ama
SORARIM SIZE ??

BUGUN HANGI BARINAK YETERLI.. ?
HER GUN BARINAKLARDAN GELEN FERYATLARA KULAKLAR NEDEN KAPALI ?
****CUNKU YETERSIZ*****
KISIN ACLIKTAN VE SOGUKTAN DONAN HAYVANLAR
YAZIN DA UST USTE SICAKTAN TELEF OLUYOR
SICAK SUSUZLUK VE AÇLIK ve PISLIKTEN TELEF OLUYOR..

YETERSIZ BARINAKLARA
HANGI HAYVANLARI ALACAKLAR SORUYORUM??????
HAYIR!
BU YASAYLA BIRLIKTE
SOKAKTAKI TUM CANLAR TOPLANACAK VE ITLAF EDILECEK
DAHA DOGRU BI TURKCEYLE ÖL DÜ RÜ LE CEK !!!!!!
EVET BU YASANIN CIKISIYLA
TUM SARMANLAR TEKIRLER BIRER BIrER TOPLANACAK KARABASLAR COMARLAR BIR BIR TOPLANACAK
VE ÖLDURULECEK
VE CIKACAK YASA HUKMUNDE EVLERDEKI HAYVANLARA DA SINIR GELIYOR
BILMEM KAC METRE KAREDE SU KADAR HAYVAN YASAR SEN IKI TANE MI BESLIYROSUN
BIRINI ALACAK UYMUYORSA ONLARA..

Bı de bılıyor musunuz sız?=
duydunuz mu hıc kedı barınagı dıye bı yer
kedılerın barınagı bıle yok
topladıklarında kedıler zavallı kopekler gıbı de degıldır
kopek ıtaaf eder ınsana guvenır ve yakalanır tıkılır kafeslerın ıcıne gonderılır ölume
pekı kedıler?
kedıler asla kabullenmez bu durumu yakalanmamak ıcın elınden gelenı yapar
ve ınanın bana gozlrımızın onunde
sahıt olacagız bu olaylara
öldurulecek kedıler sokaklarda bır bır..
ve kalmaycak
ne kedı ne kopek...

BU NASIL BI SEVGSIZLIKTIR DERSENIZ
BEN ANLAMAM
BENIM YUREGIM ALMAZ

COK KORKUNC FOTOGRAF KARELERI GELIYOR BANA
BAKTIGIMDA UYKULARIMI KACIRAN
ONLARI BURAYA ALMIYORUM
ALAMIYORUM
SIZLERE KIYAMIYORUM

AMA NE OLUR NE OLUR
DESTEK OLUN

CIKMASIN BU YASA
EGER CIKARSA..

BILIN KI BI DAHA HIC BIRIMIZIN SOKAGINDA ARTIK ÇOMARI DA OLMAYACAK..
TEKIRI DE..
SARMANI DA..
Bu yasayı çıkaranlar acaba hiç mi bir kedi ya da köpeği sevmedi, beslemedi ya da en azından gözlerinin içine bakıp da o masumiyeti göremedi? Yazık gerçekten yazık bundan sonraki nesiller tekirden, sarmandan, dumandan, çomardan habersiz büyüyecek.. Hayvanları sevmeyen korumayan insanları hiç sevemez.

BEN
DAYANAMIYORUM BU AGIRLIGA
BU SEVGISIZLIGE DAYANMIYORUM
SOKAKTA DUN MAMA VERDIGIM KEDI VE KOPEKLERE BAKARKEN GOZLERIM DOLUYOR..

NE OLUR IZIN VERMEYIN NE OLUR
NE YAPILMASI GEREKIYORSA
OZELLIKLE AVUKATLAR VARSA ARANIZDA
YA DA TANIDIKLARINIZ VARSA AVUKAT NE OLUR BU DILLERI OLMAYAN MASUMLARI KORUYALIM avukatlarımızın yapacagı bıseyelr vardır bu kanuna karsı onlar daha bı bılerek karsı koyabılır belkı
cok rıca edıyorum ne olur......


BIR DE DİN SEVMEKTIR..
KORUMAKTIR CARESIZI
CAN ALMAMAKTIR..
BEN ANLAMIYORUM..
HIC BI INSAN BASKA BI CANLININ CANINI ALAMAZ..
BU DINE INANCA AYKIRIDIR..

YAZICAM HER AN HER GUN YAZICAM BU KONUDA..
DESTEKLERINIZI BEKLIYORUM

CIKMASIN BU YASA.

...
DUYURUN BU YAZIYI

FACEBOOKLARINIZDA
TWİTTERLARINIZDA DUYURUN
KARSI DURUN LUTFEN

ÖYKÜ


Biliyorum ki bu sayfayı takip eden dostlarım yaşamıda sever yaşamayı da ve herkesin can hakkına saygı duyar.

Bu durumun sandığımız gibi olmamasını ve birlikte ses verirsek hem geçerli açıklamalara ulaşabileceğimizi hem de gerekli değişiklikler için fikrimizi beyan edebileceğimizi umuyorum.HADİ SİZ DE SESİNİZİ KATIN BU KOROYA...

11 Eylül 2012 Salı

Okula başlamak mı ???

   Dün başta blogger dostlar olmak üzere herkes de okulun ilk günü muhabbeti vardı.Heyecan,merak,korku ve hayallerle birlikte annelerin bir yandan da gurur duyuyor olduğunu sezmemek imkansızdı.Beni bile hayallere ve geçmişe götürdü bu baskın duyguları paylaşmak...Hem yavrumun hatta abartarak yavrularımın okula gittiğini hayal ettim bir an :)) hem de kendimin ve kardeşlerimin ilk gün maceralarını anımsadım ve gülümsedim doyasıya.İlkokul günlerim çok güzel,çok çok çok güzeldi.ve tabi ki bizim nesil için adı ortaokul olan sonraki yıllar...


   Hemen canımın içi öğretmenimi anımsadım.Onun hala süregelen telefon konuşmalarımızda bile sanki sıra arkadaşımmış gibi verdiği sıcaklığı ve samimiyeti...Ve arkadaşlarım...Küfürü,değil etmek nedir onu bile bilmediğimiz,aptal vaya manyak lafızlarını bile en büyük küfür kabul ettiğimiz,kalp kırdığımızda ızdırabını küçücük kalplerimizde taşıdığımız,ufacık beslenme kaplarında getirdiklerimizi paylaşarak doyduğumuz,birimiz geç kalırda azar işitirse hepimize laf gelmiş gibi içimizin burkulduğu o günlerde bizden biri düşerde dizi kanarsa bizim için çok çok vahim bir olay olmuş demekti.Ve şimdi anlıyorum ki meğer hepimizin dizi acırmış:( İnsanlar birbirinin yüreğine kanayan çentikler atmaya çabalarken nasıl özlemle ve sıcaklıkla hatırlanmasın ki okul yılları...Kardeş gibiydik sahiden,annelerimiz hepimizin teyzesi babalarımız hepimizin amcasıydı.Annelerimiz de de günümüz hastalığı belirmemişti henüz benim çocuğum daha iyi giyinsin,daha başarılı olsun,daha öne çıksın gibi takıntıları yoktu.Başarılardan hissettikleri gurur vardı elbet ama onun çocuğu,bunun kızı gibi olamadın baskılarıyla düşman edilmezdik birbirimize ve o yüzden bugün hala,aylarca selamlaşmak kısmet olmasa da her sabah birlikte kahvaltı edermiş gibi içtenlikle günaydın deriz birbirimize...Laf olsun diye değildir nasılsın diye sormalarımız,gerçekten önemseriz nasıl olduğunu kardeşimizin...Hani mahalle mektebi deyim misali yerleşmiştir ya dilimize,sahiden mahallenin okuluna giderdik o vakitler...Biz ise büyük bir mahallenin farklı köşelerinden gelmiş ve aile olmayı başarmıştık.Hatırladığım en haşarı halimiz sınıfın erkeklerinin birbirine zeytin çekirdeği fırlatmasıydı,en uzun küslüğüm ise sanırım bir ders süresi kadardı.Ne mutlu ki;internette slm, nbr gibi yarı türkçe yazışmalar yapamadığımızdan akşam resim ödevini yaparken arkadaşımıza renkli kalemlerle onu sevdiğimizi anlatan birşeyler karalar sonrada sürpriz olsun diye sırasının altına saklardık.Öğlen okula gidip akşam üstü dönerdik ama sabah da akşam da birbirimizi aradığımızda söyleyecek kayda değer şeylerimiz olurdu.Biz hayatı paylaşıyorduk ve bize en büyük katkısı meraklandırmak ve araştırmaya alıştırmak olan canımız öğretmenimiz Nurten AYDOĞAN sayesinde ise birlikte öğreniyorduk.Yaptığı ödevi yada araştırıp bulduğu birşeyi gizlemek gibi huylarımız yoktu.Üşenmez koca ansiklopedileri taşırdık okula kadar ve okurduk bir hatip gibi arkadaşlarımızda öğrensin diye...Okuma yarışlarımız vardı en büyük hırsımız ancak o kadardı :)Büyük bir bahçemiz vardı ve başımızı kaldırıp ufka baktığımızda okuduğumuz uzun bir senaryomuz,hergün başka şekillerle hikayeler türettiğimiz bulutlarımız...Maddi durumumuz yokken değilde birazcık daha bile iyi ise sıkıldığımız,arkadaşımızdan daha fazla kaleme sahip olmanın gurur verici değilde rahatsız edici olduğu ve fazla kalemlerin evde bırakıldığı...Çıkışta birlikte yürüyeceksen ve eğer ona da almaya yetmeyecekse paran çikolata yada dondurma yemekten vazgeçildiği günlerdi.Hasta olup okula gidemediğinde aklın kardeşinde kalmazdı çünkü bütün sınıf arkadaşların onun ablası yada abisiydi ya zaten.Sen okulda olsan bile diyelim ki hemen çıkamadın sınıftan ve biraz geç kaldın kardeşinin yanına gitmeye,onun sınıfına gittiğinde çok ama çok mutlu olurdun çünkü arkadaşların ona gidip birşey isteyip istemediğini soruyor olurdu sen oraya vardığında...
Arkadaşının abisi kaza yaparsa,annesi hasta olursa,dedesi vefat ederse bu acıyı paylaşırdı küçük kalbin çünkü meğerse küçük değil de çok ama çok büyükmüş o vakitler kalplerimiz...
    Okul binamız yıkılıp yeniden yapıldı.Ben henüz yeni halini göremedim.Yıkılacağını duyunca gidip son bir kez gezmek istemiştim en güzel anılarımız saklıydı o duvarlarda,en masum hallerimiz...Öğretmenlerimize ve görevli teyzelere,amcalara koşarak halimizi anlattığımız paytak yürüyüşlerimiz...İçim çok burkulmuştu ama çıkışta iki arkadaşımla buluştuk ve anladım ki o güzel anları saklayan duvarlar değil...Gelişen dünyada değişen şartlarla eğitim almaya uygun hale geldiyse ne mutlu ne de olsa biz o duvarları düşmanlıklara siper olarak saklıyoruz aramızda...
    Bir başkasının acısına gülememeyi,bir başka kalbe kanayan çentikler atamamayı ve gözlerden tüm samimiyeti okumayı birlikte öğrendiğim ebedi dostlarım size çok çok çok teşekkür ederim...İyi ki varsınız...

10 Eylül 2012 Pazartesi

En çok neyi unutuyoruz ???

   En çok neyi unutuyoruz ???
   Elbette sağlık için şükretmeyi...Sahiden sağlığını az da olsa yitirmeden ne sağlık için dua ne de sağlık için şükretmek pek gelmiyor akla :(
    Halbuki hepimiz biliyoruz ki;en kıymetli hazinemiz o.Ne para pul,ne mevkii,ne torpiller,ne şık kartvizitler ne de afilli kredi kartları hiçbir işe yaramıyor o söz konusu olduğunda...
Ben akşamları uyumadan önce sıklıkla yani yorgunluktan sızmadığım her vakit :) güzelce dua ve şükrederim o günün sağlıkla ve afiyetle tamamlanmış olmasına ama benim içinde durum aynı tabi ki özellikle sağlık sorunu yaşarsam en basit bir soğuk algınlığı dahi beni benden alır ve o muhteşem afiyetten yoksun bırakırsa daha bir anlarım kıymetini...
    Hani dedim ya para pul bile işe yaramaz diye;diyenler çıkacaktır,paran olmasa doktor da yok ilaç da diye.Tamam onda hem fikiriz ama doktor doktor gezsen de kutu kutu ilaçları içsen de o ilaç kutularıyla birlikte satın alınamıyor sağlık :((Geçtiğimiz hafta hala kırıntılarını barındırdığım bir soğuk algınlığı tıbbi adıyla üst solunum yolu enfeksiyonu atlattım.İlaç sevmeyi hiç sevmeyen ben eğer bir peri çıkıp da şu kutuların hepsini iç iyi olacaksın dese kanacak ve hemencecik yutacak kadar tiksindim hastalık halinden :(   
     Atalarımızdan kalma nadide bir lafımız vardır ya "ağrın nerde ise canın da oradadır" demişler zamanında ve ne de doğru söylemişler.Hani hep rastlarız ya ayağı kırılan der ki üstüne basmak önemli el bile olsa daha iyi...eli kırılan der ki her iş elle yapılıyor ayak olsa bari sekersin...ama işin aslı öyle değil işte.Her uzuv birbirinden kıymetli birbirinden yegane...Can sağlığı mühim olan elbette ama ayak önemli,el önemli...Her uzvun önemli ama gel gör ki ben bu sefer öyle bir tecrübe ettim ki şükür halini...Halimden size de ibretlik çıkarmak farz oldu.

     Herşey büyük nimetmiş ama hele ki ısırmak,çiğnemek,yutmak ne de büyük nimetlermiş meğer...Belki tüm organların,tüm sağlıklı hallerin için şükret dense bana,sayarım sayarım da bırakın ısırmanın çiğnemenin aklıma gelmesini belki o mucizevi dişler bile ya gelmez ya en son gelir aklıma...boğazdaki enfeksiyon fazlasıyla ateş yaptı ve tabi ki o halimi ancak antibiyotikler pakladı.Beraberinde dişetlerim komple şişti ve değil yemek yemek su içmek bile işkence haline geldi.Bunun sebebi yüksek ateşte olabilirmiş,antibiyotiklerin yan etkisi de :((Ama ben çokça şükrettim ısırmak,çiğnemek,yutmak ne de büyük nimetmiş diye iyice özümsedim.Aile dostumuz ve diş doktorumuzun önerdiği gargara derdime derman oldu sayılır ama şişlinlik azalmış olsa da sızısı devam ettiğinden halen sadece çorba ile beslenebiliyorum...ve kendimden geçtim yine,sürekli yatması gereken,sürekli sıvı ile beslenmesi gereken insanları düşünüyor ve onlar için dua ediyorum.
     Son söz belli RABBİM DERMANSIZ DERT VERMESİN...HASTA OLANA ŞİFA,HASTASI OLANA SABIR NASİP EYLESİN İNŞALLAH...

1 Eylül 2012 Cumartesi

30 da neymiş,hayattan keyif almaya devam edersen eğer...ama önce sen istemelisin...

     Merhaba dostlar,
    Özlemişim sizlere yazmayı ama babaannemin ayağı kırıldı,babam rahatsızlandı,araya ramazan ayı girdi,bayram  telaşı,fırsattan istifade bayram tatili derken aylar olmuş yazmayalı...Ama neyse ki birçoğunuzun hasretini çekmez oldum.Telefon konuşmaları,sms ler,mail ler,sanal alem sohbetleri derken yine hep bir aradaydık...
Hep yineliyorum ve yinelemekten bıkmak bir yana keyif alıyorum.Yazma hevesi ile katıldığım blog alemi bana öyle güzel dostlar kazandırdı ki eğer büyümek diye birşey varsa birlikte büyüyor birlikte tecrübe ediyoruz hayatı.Kimi zaman kırgınlıklar da yaşıyor ama esasen güzellikleri paylaşıyoruz.Çünkü sanal aleme yakışmayacak kadar gerçeğiz artık:)Seviyorum sizi canlar :)
Bu arada evini taşıyanlarınız,göç edenleriniz,yeni bebek sahibi olanlarınız,acı olaylar atlatanlarınız oldu.Yazmaya vakit ayıramadıysam da sizi takip etmeye,acı tatlı her duygunuzu paylaşmaya devam ettim.
Tam burada Haydar Ergülen in bir şiirini anımsadım 
" ...
Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız,
Göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır
...             "

    Mesafelerin ne önemi kalır ki gönüller birbirini yakın gibi gördükçe...Babamın rahatsızlığında gün hatta saat sektirmeden arayan dostlarım oldu.Umudunuz yorgun bir kuş gibi çırpınırken bir dost eli gelip kuşa yön veriyor ve siz yalnız olmamanın güzelliğini bir kahvenin telvesine közde eklenen lezzet misali derinden  hissediyorsunuz.
   Her gün biraz daha yaş almak ve her gün biraz daha büyümek hakikaten aynı şey değilmiş.Yaşadığımız küçük büyük herşey bir yön veriyor hayatımıza...Olgunlaşmak değil de büyümek diyorum ben buna ve artık korkmuyorum ne büyümekten ne de yeni ufuklara açılmaktan...



      Yaş otuz oldu olacak...Otuza yaklaştığım son birkaç yılda;yeni bir uğraş bulma fikrine kapılırsam ya da bazı fırsatlar çıkarsa önüme;niye bilmiyorum ama birden "bizden geçti" , "bu saatten sonra mııııı" , "ne işe,ne işime yarar kiiii" gibi anlamsız olduğunu henüz kavradığım fikirlere kapılırdım.Yirmili yaşlara adım atarken ne kadar şıpsevdi isem hobiler konusunda ve ne kadar sever isem daldan dala atlamayı ve ne kadar güvenirsem aynı anda bir koltukta onlarca karpuz taşıyabileceğime...Yirmilerin ortalarında bir o kadar boşverir oldum hayata lezzet katan tüm uğraşlara,hele ki yeni birşeylerle uğraşma fikri çok uzak kalmaya başladı bana.Bu garip tutumum eminim ki birden çok yoğunlaşan iş hayatı ve çalışma saatlerinin sosyal hayatı kısıtlamasından kaynaklandı.Neyse ki merakım baki kalmıştı ve akıllı telefonların devreye girmesiyle ben artık bir google amca sever olmuştum:)) Yıllarca kitaplığın en üst rafındaki ağırca ansiklopedilerden bile araştırma yapmaya üşenmeyen ben elbette parmaklarımı oynatarak avucumun içine düşen dünyayı;daha çok öğrenmek,daha çok anlamak ve merakımı bastırabilmek için,doğru,yanlış kaynak ayrımını yaptım ve her duyduğumu her gördüğümü pervasızca araştırdım.Bu araştırma merakım ve tüm miskin zamanlarımda dahi okumaktan vazgeçmeyişim kendimi tüketmeme engel oldu galiba.ne mutlu bana...Neyse yine nerden nereye geldi laf :))
      Diyordum ki;aştım bu saçma sendrom mu kompleks mi her neyse işte onu...Anladım ki Allah ömür verdikçe daha yapacak çok şey,yaşanacak çok gün,tanınacak çok insan ve elbette öğrenecek çooooook şey var.Dostlarımla yaş kıyasım olmadı hiç.her daim her yaştan dostum olmasının keyfini yaşadım ama yaşı benden büyüklerle sohbet etmektense hep ayrı bir keyif aldım.Ve anladım ki birileri büyümekten korkmayacaksa bunlardan biri asıl ben olmalıyım :)Çünkü bu korku hayatı hızlı yaşamak isterken tam tersi yavaşlatmanızı sağlıyormuş meğer.Mesela ben senede en az 150 gün düzenli yürüyüşe başlamaya karar veririm ve hergün düzenli kahvaltı etmeye ve yapabildiklerimi yetersiz bulup daha da sağlıklı beslenmeye ve yeni bir dil öğrenmeye ve stk lara vakit ayırmaya v.s.,v.s., v.s.... hem de yıllardırrrr ama bu boşvermişlik hissi hepsinin önüne geçiyor ve siz tam bir miskine dönüşüyorsunuz ve onu mu yapsam bunu mu yapsam şunu mu yapsam derken hiçbirini yapmadan günleri tükettiğinizi farkediyorsunuz.Tükenen her günün eksilen bir takvim yaprağından fazlası olduğu muhakkak...o yüzden takvim yapraklarından giden gitti kalanlar bizimdir :))))




     Baktım olduğum yerden geriye dönmenin imkanı yok ne kadar dert edersem edeyim,bende erken kapıldığım şu sendrom halinden çıkayım bari dedim.Yeniden fotoğraf makinemi yanımda taşımaya başlayayım,yeniden hayaller kurayım (hatta olmayacağını sandıklarım için bile Türk filmi senaryoları yazayım kendimce:) ) , kimse sevmezse sevmesin ben yine mektuplar yazayım,kartlar atayım,başkalarının hayatına anlam katmaya çalışırken kendi hayatımı anlamlandırayım.Yeni insanlar tanımaktan korkmayayım yine ve onlarla hayatın bambaşka yüzlerini paylaşmaktan...
    Birlikte yaşamaya,birlikte öğrenmeye ve hayatı paylaşmaya tam gaz devam...
    Hayat çok güzel,yaşamayı bilirsen eğer...Hayaller herşeyimiz ama mucizelere hiç gerek yok.Çünkü her hayatın kendi içinde öyle çok güzelliği var ki...Rabbim dermansız dert vermesin,her sıkıntı aşılır ve her gecenin bir sabahı elbet ki vardır...

not:30 yaş la ilgili bir resim bulmak isterken internette,yine bir blogger arkadaşın sayfasında gördüm ve oradan kullandım.teşekkür ederim Turta Tadında :)takvim resmini ise bilgisayarıma daha önce yüklemişim ama sanırım onu da netten bulmuş olmalıyım :(

7 Haziran 2012 Perşembe

Biz Nasıl Hatırlanacağız ? (Peki ya ben nasıl hatırlıyorum ??? )

    Aslında çok sevmem kopyala yapıştır düzenindeki paylaşımları,içimden geçeni yazmanın beni rahatlattığını da bilir o bencilliğe kapılırım ama bazen o kadar içime işleyen yazılar oluyor ki...Paylaşmadan geçemiyorum...Seveceğinizi umuyorum;yazılarını,dahası hissettiklerini hissetmeyi sevdiğim güzel bir kadın dan Ayşenur Yazıcı dan alıntıdır...daha doğrusu Muazzezin Sırları ndan... :)


Biz nasıl hatırlanacağız büyük anne?

                                 HATIRLANMA ŞEKLİNİZ…





"Sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?" sözleri hasta odasında yoğun sessizlik yaşanmasına neden olmuştu. Geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı ilkokula yeni başlamış torunu ve kızı ziyarete gelmişti. Küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta sorun yaratmış, kısa süreli ziyaret için izin koparmışlardı.
Hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu.
Kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. Hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. Ellerini tutarak
"Şimdi değil, iyileşip eve döneceğim, merak etme. Hemen ölmeyeceğim.
Ama er veya geç hepimiz öleceğiz" dedi.
Torun yanıttan pek tatmin olmuş gibi değildi.
- Ama bu haksızlık, anneanne. Ölünce onları bir daha göremiyoruz.
Dedemi çok özledim ben.
-Merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar ama hepten yok olmazlar.
Torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü.
Sonra "Peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu. Anneanne önce bana, sonra kızına baktı.
Torununun saçını okşayarak;
-Bir şekilde aramızda oluyorlar, ölenler. Kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. Mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. Nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemin orada yanımda olduğunu bilirim. Dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım.
Nerede bir rüzgâr saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, sevinirim.
-Peki, sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne?
-Onu sen bileceksin. Beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına.
Ziyaret kısa sürmüştü. Onlar odadan çıktıktan sonra hastamız, torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.
-Bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey.
-Torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?
-Haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. İlk çocuğunu çabuk büyütmeye çabaladı. Kendince başardı da. Ama hepimizden uzak soğuk, ağır biri oldu çıktı, büyük torunum. Şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti.
-Neden böyle oldu?
-Ne yazık ki, kızım da diğerleri gibi zamane annelerinden oldu. Çocuğunu en iyi şartlarda, en iyi okullarda en iyi eğitim ile yetiştireceğim diye tutturdu. Çocuğun almadığı ders kalmadı neredeyse. Bale, piyano, tenis, yüzme dersleri yetmedi kolejlerde okuttu. Onunla birlikte ders çalışıp sınavlara birlikte girdi sanki. Şimdi adı sanı duyulmuş kolejlerden birinde okuyor. Ama hepimizden uzaklaştı. Derslerinden başka oyun bilmeyen soğuk ağır biri oldu.
Bir süre sustu, soluklandı. Elimi tutup yatağında doğruldu.
Yastıklarını düzelttim.
-Zamane anneleri böyle oluyor, işte. Çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. Parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. Kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. Hâlbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. Hele bir sarma sarsınlar da göreyim ben onları. Bu kez de "o kadar emek verdim, kimseye yedirtmem" diye tutturur bunlar.  Sanki analarından böyle gördüler.
Hayat kolaylaşıp hızlandıkça her şeyin aynı kolaylıkla yapılacağını sanıyor bu zamane anneleri. Çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. Onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller.
-Yani?
-Çocuk bu, yetiştiği ortamdaki insanlara anne babasına benzeyecek elbet.
Çocuk onlara benzemeye başladıkça anneler kendi beğenmediği yönlerini çocuklarında görüp kızıyor, nerede hata yaptıklarını bulmaya çabalıyorlar.
İkinci çocukta ise o ilk heves kalmıyor da öyle kurtarıyor onlar kendilerini.
Boğazı kurumuştu. Bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha özgür olgunlaşıp aileye daha çok benzediğini anlattı.
Birkaç gün sonra hastamızın başucunda suluboya bir resim vardı. Mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı, resimde. Hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;
-Torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey. Resimdeki kız kendisiymiş. Karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. Gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. Bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş.
Gözleri dolmuştu. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. "Torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş. Daha ne olsun?" dedi.
Öğle arasında bahçeye çıktım. Yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.
Hatırlanma şeklinizi, karşınızdakiler değil, sizin yaşamda bıraktığınız izler belirleyecek... 

yazının orjinali için : Ayşenur Yazıcı nın sitesine  buradan  ulaşabilirsiniz

not : bu yazıyı bana hatırlatan anneme ve teyzeme de ayrıca teşekkür ederim...


    Bu yazıyla birlikte duygu ve düşüncelerinize yoğunlaşıp,kimleri nasıl hatırladığınızı paylaşmanızı rica edeceğim sizden...Eskiden beri diyalogda olduğum arkadaşlar bilirler,Ertuğrul dedemin kaybını sukunetle ama yüreğimde kapatamadığım koca bir boşlukla yaşadığımı burada anlatmıştım.Hayatın içinde başka birinin anlamlandıramadığı kadar basit şeyler öyle derin izler bırakıyor ki insanda...Gidişiyle;yok yok aslında hastalığı ilerleyip paylaşımlarımızın azalması gerektiğinde anladım ki...Çok vakit geçiriyormuşuz birlikte ama aslında çok şey paylaşamıyormuşuz.Galiba bunun asıl sebebi hep yanımızda olacağını sanmamızmış.Artık iyice konuşma güçlüğü çekmeye başladığı zamanlarda birgün onunla tek başıma ilgilenmem gerekti.O gün eskileri,çoook eskileri konuştuk ve daha önce onunla hiç bunları konuşmadığımı farkettim.Annem,teyzemler,anneannem kendi yaşadıklarını yada kendilerinden önce ailede yaşananları anlatırdı bildikleri kadarı ile ama tarihe ve yaşanmışlığa bu kadar düşkün olan ben dahi ne ondan teyid almış ne de dahası bir zenginliğe sahip olduğunu anlayamamıştım daha önce.O gün onu bilerek ve isteyerek yordum,imkanım olsa daha da yorardım.Bugün harfi harfine anımsadığım o sohbetin verdiği yorgunluğa rağmen onu nasıl mutlu ettiğini gördüm.ve sanırım ben onu en çok o günkü mutluluğu ile anımsayacağım çünkü maalesef hastalık hiç yakışmadığı için ve eminim o da kendine yakıştıramadığı için sahte gülücükleri haricinde doyurucu bir tebessümü olmamıştı gidişine yakın...Kişisel zenginliği fazlaydı,herşeyden ve herkesden konuşulabilirdi onunla ama kendini anlatmayı sona saklamış galiba :( Yaşadığımız ilçe de bir şehir efsanesi gibiydi.İlk onun yaptığı işler,ilk onun gittiği yerler ve ilk onun aldığı makineler ve arabaların,yardımseverliğinin konuşulması bir yana...Hakikaten sevilirdi.Ne zaman ihtiyar bir delikanlı görsem,çok sevdiği yemekleri yapmak için mutfağa girsem hep aklımda.Ama diyorum ya en çok o konuşmadaki çocuksu ve tebessüm kaplı yüzü hatırımda kalacak...
    Babamın babası Halil dedemi kaybettiğimde çok küçüktüm ama ölmeden birkaç gün önce kardeşimle beni manava götürmüş ve buraya size kiraz almaya geldik demişti.İşte onuda en çok o haliyle anımsarım:)) Birde çok heybetli olmasına rağmen çok merhametli ve eli açık bir adamdı.Yaşımın küçüklüğü dahi bunu hatırlamama engel olamıyor.Hala da ardından öyle konuşulur.Çok sevdiği kedilerinin ona düşkünlüğünü de iyi hatırlıyorum bu da onunla ilgili fikir edinmeye yetiyor bence.
   Annemin dedesi Mehmet dedeyi tanıdım ama fazla vakit geçiremedik.Ailedeki gereksiz ama büyütülmüş bir kırgınlık yüzünden kopukluk yaşanmıştı.Evine ilk gittiğimde ortaokula gidiyordum.Evinin temizliği dahil bütün ihtiyacını kendi gördüğü söylenen bu adamın dantel örtüler dahil tertipli ve düzenli evini gördüğümde çok şaşırmıştım.Sonraki sohbetlerimizde büyük anneannenin düzenini devam ettirmeye özellikle çaba sarfettiğini öğrendim.Şaşkın yüzüm onu gülümsetmişti ve anneannenin çeyiziyle dolu çekmeceleri gösterdi bana.Onlarda özel çekmece örtüleri ile sarılmış pırıl pırıl ve mis gibiydi.Onların aşkına şahit olmayı o gün arzu ettiğim kadar bugün de ediyorum.
    Büyük amcamla ilgili çok fazla şey anımsayamıyorum ama gülen yüzü hep hatırımdadır.Ondan bahsedilince hemen gülüşünü anımsarım Mehmet Amcamın.Ve beni en çok sarsan kayıplardan biri Hamdi Amcam...Konuşmayı çok seven,son kuruşuna kadar ailedeki çocuklar için harcamaktan çekinmeyen amcamın bu samimi hallerini bugün daha iyi anlıyorum.Çok sevmesine rağmen yolunda gitmeyen bir evliliğin ardından tekrar evlenmemiş ve yalnız yaşamış bu adamın yalnızlığını büyük küçük ayırt etmeden tüm aileyi sık sık arayıp sohbet edişiyle küllendirdiğini sanıyorum.Hele annem çamaşırları ile ilgilenip o geldiğinde sevdiği yemekleri yaptığında minnetle davranışı annemin içini çok burkardı.İnsanların kendi seçimi olsa dahi yalnızlık her zaman acı veriyor bence.Kimseye yük olmamaya gayret eden Hamdi Amcamın gidişide bir gece ansızın  bi başınayken oluverdi.O da sevecen ve ilgili haliyle hatırlanacak ve benim tarafımdan diğer kuşaklara anlatılacak diğer kayıplarımız gibi...Allah hepsine rahmet eylesin...
   Sizlerin de kayıplarınız için sabır dilerim.tüm gidenlerinize Allah rahmet eylesin...

sevgilerimle